Türkler’in Karagün'ü: 15 MAYIS 1919
PROF.DR. KEMAL ARI
O gece, bütün İzmir uyanık ve ayaktaydı. Yerli Rumlar, zafer sarhoşluğu içinde coşup taşarken, Türkler ev ev toplanıyorlar, derin bir ızdırabın bunalımı içerisinde, gelecek günlerin kendilerine getirecekleri felaketlerin kâbusu içerisinde kıvranıyorlardı. Daha gün doğmadan Maşatlık’ta on binlerce İzmirli toplanmıştı. Gençlerin alelacele bastıkları beyannameler, en ıssız köşelere kadar ulaşmıştı.
Ve kara gün doğdu...
Tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Kentte yorgun bir ağırlık vardı. Sokaklarda gidiş gelişler başlamıştı. İzmirli yurtseverlerden Haydar Rüştü Bey, evinin penceresinden görülebilen bir kaç evin açık camları önünde ufku gözetleyen başların olduğunu görüyordu. Kendisi de Mustafa Necati ile Karaburun açıklarına gözlerini dikmişti. Ufukta hiç bir şey görünmüyordu. Haydar Rüştü Bey’in içinde kuşkular oluşmuştu; acaba günlerden beri bütün İzmirli Türkleri kızgın heyecanlar ve üzüntüler içinde kavuran işgal olayı bir vehimden başka bir şey değil miydi? Acaba, Bahribaba’daki kınama gösterileri üzerine düşmanlar, yeni bir karar alıp, işgalden vaz mı geçmişlerdi? Zihinlerine bu avuntu ve ümit dalgaları gelip gidiyordu.
Zaman yavaş yavaş geçti; ortalık daha da aydınlandı. Çevre artık, daha iyi seçilebiliyordu. Ufuklara dikilmiş bakışlarına Karaburun taraflarında beliren cılız dumanlar ilişti. Dakikalar geçtikçe dumanların arttığı görülüyordu. Sonunda güneşin yaldızladığı uzak ufuklarda gemi hayaletleri birer birer gerçeğe dönüşmeye başladı. Ümitleri derin ve arka arkaya gelen dalgalarla söndü; dünya gözlerine kapkara bir boşluk gibi görünüyordu. Zavallı İzmir; adım adım kendisine yaklaşan katillere karşı eli kolu bağlı nazlı bir mazlum gibi sakin; ancak gururlu bir durumdaydı. Gemiler yaklaşıyor, çoğalıyor; birer birer Yenikale burnundan dönerek İzmir’in kalbine doğru ilerliyordu. Bu görüntüyü iki arkadaş içleri yanarak, derin üzüntüler içinde izliyorlardı. Sonunda, Mustafa Necati bir yastığa kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. İnsanda saygı uyandıran yaşlı babası dualar ederek iki arkadaşa ümit aşılamaya çalışıyor; onları avutmak için uğraşıyordu. Onlar için artık, her şey bitmişti...
Ve olan oldu. Sabahın erken saatlerinde Yunan askerleriyle dolu beş gemi İzmir Rıhtımı’nın önüne geldi. Askerlerin geminin güvertesinde “Zito” (Yaşa!) bağırışları ayyuka çıkıyordu. Askerler güvertede naralar atarken, onların bu çığlıklarına güverteye yığılmış Rumlar katılıyor; çığırtkanlıkta onlardan geri kalmıyorlardı. Rumlar dükkânlarını, hanlarını, evlerini mavi-beyaz Yunan bayraklarıyla donatmışlardı. Türkler ise silahsız, savunmasız kan ağlamaktaydılar. İnsanlar heyecan içinde ne olacak diye bekliyorlardı. Bir süre sonra Yunan askerleri İzmir rıhtımına mavnalarla çıkmaya başladılar. Türkleri derin bir üzüntü kaplamıştı. Önce, karaya çıkan askerlerden bir müfreze, Kışla Meydanı’na doğru yol almaya başladı. Yunan askerlerine Zafiriyu adlı bir albay komuta etmekteydi. Yunan askerleri gruplar halinde rıhtıma çıkarlarken İzmir’in semaları çan seslerinden inliyordu. Bütün kiliselerde çanlar çalıyor; kadınlı erkekli rıhtımı doldurmuş olan Rumlar, Yunan askerlerinin üzerine demet demet çiçekler fırlatıyorlardı. Bu arada Zifiriyu’nun bozuk bir Türkçe ile kaleme alınmış bir genelgesi yayınlandı. Zifiriyu bir fetih gerçekleştirmiş komutan edasındaydı. Uzlaşma devletlerinin kararlarına dayanan hükümetinin emriyle İzmir ve çevresinin işgaline giriştiğini; amacının bütün ahaliyi saldırılardan korumak ve güvenliği sağlamak olduğunu söylüyordu. Bu saldırıyı yapacak olanlar kimlerdi, belli değildi. Bu bildiri kopyalanarak, çoğaltılarak halka dağıtıldı. Kıyafetleri içinde Yunan askerlerini karşılayan Rumların içinde en önde olan İzmir Metropoliti Hrisostomos, Zifiriyu’ya “Hoş Geldiniz!” dedikten sonra elindeki tacı havaya kaldırmış; komutanı ve yanındakileri takdis etmiş; güzel bir Rum kızının taşıdığı altın bir tabaktan aldığı tuz ve ekmeği komutana sunmuştu. Sözde vatanı kurtaran bu şatafatlı komutana ve onun emrindeki askerlere yönelik bir de söylev verdi. O konuşmasına; “Asker Evlatlarım, Elen Çocukları” diye başlamıştı. Bu namlanmış papaz; Yunan askerlerine o gün, yani Türkler’in kara gününde kendi atalarının topraklarını yeniden fethettiklerini söylüyordu. Böylece ona göre bu askerler, İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorlardı. Bu Hrisostomos’un vurgusuna göre, dinsel motifle biçimlendirilmiş, kutsallık kavramının içine konulmuş bir eylemdi. Ardından da Hrisostomos,
belki de en büyük insanlık suçu olan bir tahrike yönelerek şunları demekteydi: “Bu uğurda ne kadar Türk kanı dökerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara karşı olan kin ve nefretimi bir parça olsun azaltmış olacağım. Haydi buyurunuz! Bütün azizler sizin arkanızda olacak... Atalarınızın toprakları sizleri bekliyor...”
Türk kanı içmek; böylece kin ve nefret duygularını yatıştırmak ve bunu yaparak sevaba girmek! Ne adına ve ne için? Bunun akılcı bir yanıtı elbette bulunmuyordu. Artık, bu aşamada akıl ve izan devre dışıydı. Her şey, kin ve nefretin yönlendirmesiyle oluyor ve bitiyordu.
Bu dinsel törenden ve kısa konuşmalardan sonra, çığlıklar, alkışlar arasında Yunan Efzun taburu, adım adım kentin içlerine doğru yürümeye başladı. Pasaporttan ilerleyip, Kordon boyunca ilerleyen efzun alayının hedefi Hükümet Konağı ile Sarıkışla arasındaki bölgeydi. Sarıkışla, Hükümet Konağının karşısında yer alan devasa bir binaydı. Kışlaya gelindiği sırada Rumlar arasından atılan bir kaç el silah sesi duyuldu. Bir kargaşa oldu. Yunan Efzun taburunun önünde Yunan bayrağı taşıyan bayraktar, kanlar içinde yere yuvarlandı. Bir panik ve kaçışmanın ardından, Yunan askerleri şaşkınlıklarını attılar ve aldıkları emirle silahlarını hızla Müslümanların bulunduğu yöne çevirdiler. Artık Müslümanlara ve kışlaya karşı silahlar hınçla boşaltılmaya başlanmıştı. Kurşunlar altında günahsız yüzlerce İzmirli, acımadan öldürülüyor, buğday gibi biçiliyordu. Ortalık kan revan içinde kalmış; kaçışmalar, bağırışlar, haykırışlar altında İzmir o kara günü yaşıyordu. Bununla kalınmadı. Sarıkışla’ya kapatılmış olan Türk askerlerinin, bu olup bitene seyirci kalmaktan başka yapacakları bir şeyleri yoktu. Yunan askerleri Sarıkışla’yı da hedeflerine almışlardı. Önlerine nasıl bir hedef çıkarsa çıksın, yağmur gibi kurşun sıkıyorlardı. Yunan askerleri sağa sola koşuşturuyor; kaçışan canlı hedeflere acımasızca ateş ediyorlardı. Ardından, kentin Müslüman mahallelerine doğru asker kaydırıldı. Yine hükümet konağına ve Kemeraltı Çarşısına da asker gönderildi. Yerli Rumlar da artık, ellerinde silah, Yunan askerlerine katılmışlardı. Acımasızca silah sıkarak, günahsız sivil insanları öldürüyor, yaralıyorlardı. Çarşıda, pazarda dükkânlar, mahalle aralarında da evler soyulup yağma ediliyordu. Sağa sola koşuşturan Türkleri tüfek dipçiği ve kamçılarla dövüyor; hakaretler ediliyor; yüzük, saat, baston, para gibi buldukları değerli şeyleri, hatta, gözlerini kestirdikleri palto, ceket gibi elbiseleri alıp gasp ediyorlar; fesleri yırtıp çiğniyorlardı.
An geldi, kimi Türkler bu vahşete engel olmak istedi. Kışlanın önünden Yunan askerleri geçerlerken, askerlerin üzerine bombalar atıldı; ancak bu küçük direniş, Yunan vahşeti karşısında fazla tutunamadı. Yunan askerleri, hükümet memurlarını tek tek toplamaya başladılar. Devlet dairelerinden, bankalardan, evlerden hükümet görevlisi olanlar itile kakıla meydanlara toplanıyor; başları açılmaya zorlanıyor; ayakkabıları çıkarılıp, iki eli başına konulan bu zavallılar “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlanıyorlardı. İster bağırsın, ister bağırmasınlar, dipçik ve kamçı darbeleri sırtlarından, başlarından hiç eksik olmuyor; ezilerek, sürüklenerek götürülüyor; depolara, gemi hangarlarına tıkılıyorlardı. Tutuklanıp bir yere atılanlar, başlarına ne geleceğini bilmeden, sanki üst üste istifleniyorlardı. Aynı eylemler, subaylara da uygulanıyordu. Asker ve subaylar, vapurlara tıkış tıkış dolduruluyor; Anbarlı’ya taşınıp, oralardaki hizbe depolara götürülüp tıkılıyorlardı. Böylece, onlar günlerce aç ve susuz, tutuklu olarak yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. Onlar da Anbarlı’ya vapurlarla nakledildiler ve günlerce aç susuz hapis hayatı yaşamak zorunda bırakıldılar. Az sonra sürüklenen insanlara yeni bir emir verilerek fes ve kalpaklarını atmaları istenmişti. Bu emri dinlemeyenlerin başlarından fes ve kalpakları süngülerle alınıyordu. Böylece, yüzlerce kişinin başı delik deşik edilmişti.
Tarih boyu süren bir kinin öcünü alıyor gibiydiler. Yunan askerlerinin vahşetine Rumlar da katıldılar. Askerler ve Rumlar, artık, Türklerin başlarındaki fesleri hedef almışlardı. Yerlere atılan fesler ve kalpaklar Yunan askerlerinin ve Rumların ayakları altında çiğneniyordu. Bu aşamada pek çok memur, dipçik, kamçı ve tekme darbeleriyle bayılıncaya kadar dövülmüşlerdi. Bu yetmemiş gibi; silah aranma bahanesi ile Türkler’in üzerlerinden para ve değerli eşyaları alınıyor, soyulup soğana çevriliyorlardı. Türk askerlerinin apoletleri sökülüyor; onları küçük düşürmek için olmadık hakaretler yapılıyordu. Bütün memurlar başları açık, elleri yukarıda; hakaret ve küfürler arasında yanlarında yörelerinde süngülü Yunan askerleri Kordon’a doğru götürülüyorlardı. Şımarık ve küstah Yunan askerleri bütün tutukluları “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorluyor; bağırmayanlar dipçik darbeleriyle yerlere seriliyorlardı. Tutuklanıp
Kordon’a doğru götürülenler kafile haline sokulmuşlardı. Kafile, Gümrük binasının önüne gelmeden durduruldu. Kafileden birisi, bir Yunan subayına İzmir Valisi Kambur İzzet Paşa’yı gösterdi. Vali de kafile arasındaydı. Bunun üzerine valiyi, valinin oğlunu ve yanlarındaki liman reisini kafileden ayırdılar. Kâfile “Zito, Zito” diye bağırtılarak, borsa dairesine gelindi. Burada kafile tekrar sıkı bir denetimden geçirilerek içeri alındılar. Yakalanan memurlar ve kışlada bulunan subaylar ve askerler, Yunan gemilerine doğru sürükleniyorlardı. Kışladan gemilere gidinceye kadar dokuz subay şehit olmuş, yirmi bir subay da yaralanmıştı. An geldi, bu tek taraflı katliam tüyler ürpertici ve iğrenç bir durum aldı. Amerikalı ve İngiliz denizcileri bu kötü sahneyi gemilerinden izliyorlardı. Kimisi bu insanlık dramına dayanamadılar. Denize atlayarak Türkler’in yardımına koşmak istediler; fakat komutanları buna izin vermediği gibi, gemilerin kente bakan tarafına tente çekerek bu kanlı görüntüleri kendi askerlerinin gözlerinden saklamaya çalıştılar. Bu kıyımı izlemeye dayanamayan bazı İngiliz denizcilerinin, duruma müdahale etmek istemeyen komutanlarına karşı isyan belirtileri bile görüldü. İnsanlar öldürülüyor, cesetleri denize atılıyordu. Rıhtıma doğru götürülenlerden sağ kalanlar, Patris gemisinde hayvanlar için yapılmış ambarlara atıldılar. Çoluk çocuk sayıları 2.500’e ulaşan bu insanlar günlerce sefil bir halde, Patris’in ambarlarında yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakıldılar.
Kışla ve rıhtımda sahneye konulan bu kanlı, tiksindirici ve utanılacak olaylardan sonra Yunanlılar, Türk mahallelerine saldırdılar. Evlere girdiler, büyük soygunlar yaptılar; binden fazla Türk ticarethanesini yağma ettiler. Artık, kıyım İzmir sokaklarına yayılmıştı. Yunanlılar karşılaştıkları Türk kadınlarını, çocukları ve yaşlıları acımasızca süngüden geçiriyor ve katlediyorlardı. Kısa sürede öldürülen Türkler’in sayısı 2.000’i buldu. Sokaklar, rıhtım, kışla ve hükümet önündeki Konak Meydanı Türk şehitlerinin cesetleriyle doluydu. Öldürülenlerin çoğu Yunanlılar tarafından ayaklarına ve boyunlarına demirler takılarak denize atılmışlardı. Mahalle aralarında Türk kadın ve kızlarına tecavüz etme olayları sıradan bir olay halini almıştı.
Bu acımasız kıyım akşam saatlerine kadar sürdü. Olayı Mustafa Necati ile evinden gözleri yaşlar içinde izleyen Haydar Rüştü Bey, korku ve dehşetin bütün ülkenin semasını kapladığına tanık oluyordu. Beklenmedik biçimde ortalık kararıverdi. Birdenbire, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamıştı. Bir yağmur tufanı İzmir’i esir almış; sanki bu insanlık dramına gökler dayanamamıştı. Yağmur taneleri, silah seslerine ara verdirmiş; namluları susturmuştu. Böylece yağmur, Kordon’da boğazlanmayı bekleyen pek çok Türkü azgın Yunanlılar’ın elinden kurtarmıştı.
İşgal kuvvetleri komutanı Zafiriyu, işgal günü görülen bu acı olaylardan lütfetti, üzüntülerini bildirdi. Yunanlı komutanlar kendi hükümetlerine gönderdikleri raporlarda bütün sorumluluğu Türklere yüklemekten de geri kalmadılar. Hatta kendilerini sorumluluktan kurtarmak için, bu olaylarla ilgili olarak rapor düzenlemekten bile kaçınmışlardı. Onlar, askerler arasında yaşanmış bir karışıklıktan söz ederek olayları geçiştirmeye çalışan bir tutum izliyorlardı. Bu facialar hiç olmamış gibi, Yunan Başbakanı Venizelos, etekleri sevinçten uçarcasına; İzmir’in işgalinin Yunan ordusuna tarihlerinin verdiği bir görev olduğunu vurguluyor ve bütün Yunan erlerini, subaylarını kutsal görevlerinden dolayı kutluyordu. Ona göre bu işgal nedeniyle her Yunan subay ve askeri yüreklerinde bir gurur duymalıydı.
Bu İzmir’in kara günüydü.
No comments:
Post a Comment