11 Temmuz 2012 - 24.Numaralı Mektup
“Şüphesiz bu Kur’ân(kıyamet günü bazılarına) şefaat eden, şefaatı makbul olandır ve (bazılarına karşı da) haklı bir davacıdır” hadîs-i şerîfinde bildirdiği üzere onu bize şahit ve şefaatçi eylesin, “Beni terk ettiler, benimle amel etmediler, hürmetimi zâyi ettiler” diye şikayet ettiklerinden olmaktan emin eylesin. Âmîn!
4) Çoğunuz bana bu komployu kimin kurduğunu sorup duruyorsunuz, kiminiz de kendinize göre suçluları bulmuşsunuz. Geçen cuma günü Adalet Bakanlığı’nın özel izniyle Radikal Gazetesi’nin haber müdürü Ömer Şahin Bey Efendi geldi, söylediklerimin hepsini yazamamışsa da yazdıkları söylediklerim.
Kendisine o mülâkatta ifade ettiğim vechile maalesef memleketimiz gizli dış servislerin cirit alanına dönmüş, hatta geçenlerde KGB ajanlarının Çeçenleri öldürüp kaçtıklarını herkes biliyor. Daha neler oluyor neler? Benim düşmanımı ararsanız size gülerler, çünkü siz dost arayın dost. Benim gibi dostları olana zaten düşman ne gerek?! O da cabası!
Çeçenistan davasına verdiğimiz destek elbette KGB’yi rahatsız etti, Benîisrâil’in aleyhine konuşmalarımız elbette Mossad’ı kızdırdı. Hristiyanlarla dostluğu nehyeden âyetleri okumam, özellikle Vatikan’ın misyonerlik faaliyetlerine karşı çıkmam, halkı bu konuda uyarmam ve Patrikhane’nin Ekümenik projesinin önündeki tek engel olan İsmailağa cemaatinin yüksek sesle konuşan üyesi olmam ve Patrikhane’nin bir iki kilometre yakınında sohbet yapmam gibi hususlar elbette Nasârâ taifesini son derece bîzar etti.
Ayrıca vatanımızı bölüp Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde doğu ve güneydoğumuzu Arz-ı Mev‛ûd kapsamına almak isteyenlere karşı sergilediğim tavır da birçok iç ve dış mihrakları tedirgin etti. Doğu Türkistan’la ilgilenmem, onlara sürekli alenen dua ederek davalarını gündemde tutmaya çalışmam Çin’i kızdırdı.
İran Şî‛a rejimine yaptığım reddiyeler elbette memleketimizde bayağı sempatizanı olan bu rejimi çok rahatsız etti, nitekim İran’ın kültür ateşesi ziyaretime gelerek İran’ın benim bu tutumumdan rahatsız olduğunu belirtti ve beni resmi bir ziyaretle âyetullahlar ile görüşmeye, anlaşmaya davet etti.
Şimdi bütün bunları bir arada düşünürsek, bir de bütün bu uluslar arası güçlerin yerli taşeronlarını Türkiye’de kanallarıyla, yayınlarıyla bunlar adına çalışan kuvvetleri ele alırsak, unutmadan ekleyeyim; selefî geçinen Vehhâbi akımına yaptığımız reddiyelerin bazı yetkili kişileri dahi rahatsız ettiğini, işbirlikçi sahte Mesihler’in Mehdiler’in, naylon müctehitlerin, sahte şeyhlerin, müteşeyyihlerin rahatsızlığını düşünürsek bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde benim susmam ve susturulmam bunların hepsini sevindiriyorsa, birçok yetkili de bu fırkaların rahatsızlığından rahatsız oluyorsa o zaman ne olmuş? Kimi uydurmuş, kimi toplamış, kimi kotarmış, kimi izlemiş, kimi razı gelmiş, kimi “Bana ne” deyip sessiz kalmış, böylece ben içeri girince herkes biraz nefes almış.
Bilmem anlatabildim mi? Ben anlamadım ki siz nasıl anlayasınız?! Zaten anlaşılsa faili mâlum olur, bununsa faili meçhul! Yani kimin yaptığı meçhul ama kimin kurtaracağı mâlum ki o da Allâh-u Te‛âlâ!
Ama bütün bu fırkaların içinde en büyük vebali hiç şüphesiz bizim ihvan içerisinden yetkililer üzerinde etkisi olup da kendileri bana bir operasyon yapılmasının cemaatimize zararı olup olmayacağı sorulduğunda “Biz de bundan kurtulmak istiyoruz, bir türlü kurtulamadık, ne yaparsanız yapın, bize dokunmaz” diyen zihniyet yüklenmiştir. Kıyamet günü onların yükü ne kötüdür. Kıskançlık yüzünden âhiretlerini mahvedenlerin âkıbeti ne fenadır!
5) Radikal’ın haberi üzerine birçok kişi avukatımı arayıp Fethullah Gülen Hoca Efendi’yi rüyamda görüp görmediğimi sormuş. Kendisini cezaevine girdiğimden beri iki kere gördüm, ikisinde de sakalı bir tutam, şalvarlı, cübbeli ve sarıklı idi, bir defa üzerinde koyu kavuniçi bir cübbe vardı, hatırladığım o ki benimle ilgileniyor ve dua ediyordu. Ben ne gördüysem onu söylerim, zaten burada çok rüya göremiyorum, görüyorsam da ekseriyetle şekerim düşük vaziyette uyandığım için çoğunu unutuyorum.
Bir kere de Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ni rüyamda gördüm ki onun bazı tafsilatını şöyle hatırlıyorum. Kendisi bir tutam sakallı, cübbeli, şalvarlı ve sarıklı idi, günlerden cuma imiş, ben kendisiyle bulunduğumuz evden çıkıp cumaya gidecekmişiz. İçimden cebimde bulunan yarım şişe ud kokusunu kendisinin benden isteyeceği, istemeden bunu kendisine verme düşüncesi geçerken, tam cebimden kokuyu çıkarıyordum ki istedi, şişeni tıpası gevşek olduğundan bir damla yere damladı, koku Seyyid İbrahim Hazretleri’nin gerçekte bana hediye etmiş olduğu çok kaliteli bir kokuydu. Ben kendisine tıpayı sağlamlaştırmasını aksi halde cebine döküleceğini bildirdim.
Tam camiye çıkarken elinde asâsı ayakta duruyordu ki ben “Efendim! Sizin Yahudi-Hristiyanların cennete gideceğine dâir bir beyanınız oldu mu?” diye sordum. Mübarek hiddetlenerek “Bunu nereden çıkarıyorlar, olur mu öyle şey?!” dedi. Sonra cami yoluna yürüdüğümüzü de gördüm, sonrasını hatırlamıyorum.
En büyük günahlardan biri rüyaya yalan katmaktır. Vefat etmiş kimseler hakiki âlemde oldukları için beyanları esastır, orada yalan söyleyemezler. Zaten böyle âlim, fâzıl zevat yaşarken de yalan söylemedikleri için onların sözleri tamamen hakikattir. Günün cuma oluşu, cem, cemaat, toplanma, birlik, gören kişinin muradıyla buluşması manaları taşır.
Ud kokusu cennetten gelme olduğu için çok hayırlı tabiri vardır, Seyyid Hazretleri’nin kokusu olması Üstad Hazretleri’nde de seyyitlik olduğuna delalet edebilir, bu konuda bir bilgim yoktur, araştıran bana bildirebilir.
Kokudan bir damla yere düşmesi:
«وَلِلْأَرْضِ مِنْ كَأْسِ الْكِرَامِ نَصِيبٌ.»
“İyilerin kâsesinden yerin de nasibi vardır” şeklinde “Mektubat”ta da geçen beyite göre mübarek zatın keremine, cömertliğine işaret eder. Sorduğum soru ve aldığım cevap zaten tabire muhtaç değildir.Rüyayı gören kişi olarak bu müjdelerden benim de nasibim olsa gerektir. Bu rüyamı annemin cenazesinde o izdiham içerisinde Üstad Hazretleri’nin yakın talebesi olan baba dostum Mehmet Fırıncı Abi’ye anlatmak nasip oldu, çok sevindi, tebrik etti, rüyamın vâkıa mutabık olduğunu ve Üstad Hazretleri’nin görüşünün Müslüman olmayanın cennete giremeyeceği yönünde olduğunu beyan etti. Aşığın fikri neyse zikri oymuş.
Siz beni uçar kaçar görüyorsunuz ama benim derdim Ehl-i Sünnet itikadı olduğu için ben kendimi bu şekilde soru sorarken görüyorum. Rabbim Üstad Hazretleri’ne de ğarka-i ğarîk rahmetler eylesin, derecesini âli eylesin. Âmîn!
6)Bazı basın yayın organlarında benim Sayın Aziz Yıldırım’ı ziyarete gelen birine “Aziz Başkan beni yarım saatte Fenerbahçeli yaptı. En büyük Fenerbahçe” dediğime dâir haberler çıktı. Fakat bu haber tamamen asılsızdır.
Ben Aziz Başkan’ı sevdim ve saydım, o da beni sevdi ve benimle ilgilendi, bu alakasından dolayı kendisine müteşekkirim. Kendisine gelen bazı ziyaretçilerle selamlaştığım oldu, ben “Başkanımız’la aran nasıl?” diye soranlara “Başkan bizim babamız, onun tebaasına geçtim” şeklinde beyanlarda bulundum ki bunun manası ona karşı saygımı arz etmekti, zaten Hürriyet Gazetesi’nin haberinde üstte “Fenerbahçe tebaasına” diye başlık atılmışsa da altta benimle konuşan kişinin beyanında “Onun tebaasına” sözü geçmektedir.
Benim gibi her takımdan ve her kesimden seveni ve dinleyeni olan birinin takım taassubu yaparak, birçok insanın sohbetlerimden istifadesine mâni olacak bir yol izlemem düşünülemez, bu yüzden görevim gereği takımlar üstü kalmam gerekmektedir.
Ayrıca ben birçok sohbetimde “‘En büyük şu, en büyük bu’ gibi lafları söylemek caiz değildir, çünkü biz beş vakit ‘Allâh-u Ekber’ yani ‘En büyük Allâh’ diyoruz, başka söz bize yakışmaz” diye beyanlarım olan birisi olarak herhangi bir takım hakkında “En büyük” ifadesini kullanmam nasıl düşünülebilir?!
Ancak Aziz Başkan’la komşuluk hukukum gelişmiş, kendisi birçok kere benden takımının kazanması için dua talep etmiş, ben de hem üzüntülü olması hasebiyle sevinmesi, hem de komşuluk hakkını gözetme kastıyla dua ettim, böylece iki takım arasındaki 9 puanlık fark kapandı ama latife olarak ben kendisine “Siz benden 3 aydır dua istediniz, böylece şaşılacak bir başarıyla 9 puan açığı kapattınız ama diğer takım buçukla kazandı, 104 kitapta buçuğun duası olmadığından ben ne yapayım?! Siz de dua istemeye daha önce başlasaydınız” diye kendisine takıldım, zaten sonra diğer kupayı da kazandılar.
Ben birine dua sözü verirsem yerine getiririm, Başkan da hem mahkum, hem de komşum olması hasebiyle bu duayı en çok hak eden kişi oldu. Kalan hayatında da kendisine ve sevenlerine başarılar dilerim.
Bir gazete beni ikinci defa takım formasıyla göstermiş, hem de bu sefer ilk sayfanın başına koymuş. Ben böyle bir forma giymedim, zaten yanına “Temsîlî resim” diye küçücük bir yazı koymuş ama kim görecek?! Görenlerin çoğu da zaten “Temsîlî” ne demek onu da bilmez yani uydurma demek. Doğru anlayın da diğer takımları tutan cemaatimiz sohbetleri terk etmesinler, millete doğru anlatın.
Önümüzde ölüm, kabir, berzah dururken, sonrasında ya cennet ya cehennem, ya rıza ya gazap, ya rahmet ya lânet varken işimiz mi bitti de fuzuli işlerle uğraşalım. Rabbim mâlâyâni şeylerin sevgisini cümlemizin ve sevdiklerimizin kalplerinden ihraç eylesin. Âmîn!
Bizleri dinimize, dünyamıza ve âhiretimize faydası olan ve olacak şeylerle meşgul eylesin. Kalplerimizi ancak Yüce Zatı’nın muhabbetiyle, mehâfetiyle ve mehâbetiyle meşğûf eylesin.
Âmîn! Yâ Mu‛în! Yâ Mücîbe’s-sâilîn! Yâ Hayra’l-mes’ûlîn! Ve yâ Hayra’l-Mu‛dîn!
أٰمِينَ! يَا مُجِيبَ السَّائِلِينَ! يَا خَيْرَ الْمَسْؤُولِينَ! وَيَا خَيْرَ الْمُعْطِينَ!
7) Birçok kişi Ahmet Hakan meselesini soruyorlarmış, ne meraklı Melahatlar varmış da haberim yokmuş. Efendim anlatayım! Kendisinin de belirttiği gibi evvelce ben bayağı ileri geri konuştum, geçen günkü yazısında ben en iyi beşe sokmuştu, sonra bir müşterek tanışımız ziyarete gelmişti, “Selam söyleyeyim mi?” diye sordu, ben de “Tabi selamımı söyle, geçen gün benim sempati topladığımı yazmış” dedim.O da selamımı ulaştırınca kendisi “Cübbeli’den selam geldi” başlığı altında bir yazı kaleme aldı, bu yazısında meâlen “Mahkemede bana sorulan soruları çok zayıf bulduğunu, tutuklu yargılanmama ne gerek olduğunu, kendisi benim mazlum olduğumu ve bu kubbede bırakılacak olan en hoş sedânın mazlumun yanında bulunmak olduğunu düşünürken, bir tevafuk olarak benden kendisine selam geldiğini” belirtti.
Doğru lafa ne denir? Aramızda nanelik olan bunca kişi benim gadre uğradığım kanaatine varmışken ve bunu açıklarken maalesef İslamcı geçinen birçok yazar çizer bunu bilse de yazma cesaretini gösteremiyor, kendileri bilir. Böyle saçmalık olabilir mi?! Benim gibi biri çeteye destekten, insan ticaretinden içeri alınırsa artık insanların bu konuyu ciddiye alması düşünülebilir mi?! Geçende tahliye olan Müyesser Hanım bile mahkemede “Bizim davayı da Cübbeli Hoca’nın davasıyla birleştirin” dediğini Cüneyt Özdemir’e anlatırken konunun ne kadar gayrı ciddi olduğunu anlatmak istediğini düşünürsek memleketin haline acımamak mümkün değil.
Beni tutuklayan polislerden birine “Yahu bu kadar terörist varken benimle uğraşacak vakit nereden buldunuz?!” dediğimde “Devletin polisi herkese yeter” demişti ama iki gün önceki haberlerde okunan Birleşmiş Milletler raporuna göre demek yetmiyormuş, çünkü rapora göre birkaç sene evvel % 10 küsurlarda olan uyuşturucu trafiği % 26’lara çıkmış, Türkiye uyuşturucu haplarda dünyanın %90’ını barındıran 4 ülkeden biri olmuş.
300 yıllık Yakuza isimli kadim Japon mafya örgütü İran mafyasıyla birlikte buradan Japonya’ya sevkiyat yapıyormuş, evvelce de belirttiğim gibi memleket mafyaların cirit alanı olmuş, bu kadar çoluk çocuk zehirlenirken, ocaklar batarken, kadın-kız pazarlanıp satılırken ne ilginçtir ki bunların hakiki failleri yargılanacakken benim gibi suçsuz biri siyasi nedenlerle tutuklanıyor. Ne diyelim?
«اَلرِّضٰى بِالضَّرَرِ لَا يَسْتَحِقُّ النَّظَرَ.»
“Zarara razı olan nazara yeni ilgiye müstahak olmaz.” Kendi ayaklarına kurşun sıkanlar yarın benden beter belalara düşüp dua destek istediklerinde yanlarında kimseyi bulamayacaklardır. Rabbim kimseyi karşılıksız bırakmaz, bazen açık, bazen gizli yolla herkese müstahakkını verir.Şairin dediği gibi:
“Hakk kulundan intikamın yine kul ile alır,
İlm-i ledün bilmeyenler ânı kul yaptı sanır.”
Timurtaş soyadında bir hanım bu iş başıma gelince aleyhime konuşmuş, şimdi bana mektup yazarak abisinin bana isnat edilen suçtan suçsuz yere, biri onun telefonuyla konuştuğu için tutuklandığını bildirmiş ve helallik istemiş, abisine de dua istiyor, çok pişman olmuş. Hakkım helal olsun, madem şimdi tevbe etmiş sohbetleri dinlemeye başlamış, Rabbim onu bağışlasın, abisini de kurtarsın. Âmîn!İlm-i ledün bilmeyenler ânı kul yaptı sanır.”
Ama herkes akıllı olsun! Bana bu zulmü tertipleyenlere, bunu benimseyenlere yapılan beddualar göğü yere indirir, kimse bu belayı üzerine çekmesin. Herkes Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu alçaltmaz. Müslümanın kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslümanın namusu, kanı ve onuru Müslümana haramdır” hadîs-i şerîfinde tarif ettiği gibi doğru Müslüman olsun.
8) Samsun’daki selde ölenlere Rabbim rahmet buyursun, inşâallâh şehittirler. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلْغَرِيقُ شَهِيدٌ.»
“Boğulan şehittir”buyuruyor. Tabi ki imanlı ölmek şarttır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Müzdelife vakfesinde: «اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْأَعْمَيَيْنِ؛ اَلسَّيْلِ وَالْحَرِيقِ.»
“Ey Allâh! Ben iki kör felaket olan yani(önüne geleni yıkıp yakan) sel ve yangından Sana sığınırım” buyurmuştur. Bu duayı dua kitaplarında görmedimse de Ali el-Kārî (Rahimehullâh)ın “İrşâdü’s-sârî” isimli hac menâsikini beyan eden eserinde var. Ben Müzdelife’de o kitaptan okurdum, Efendi Hazretleri de “Âmîn” derdi ve “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)istenmedik bir hayır, sığınmadık bir şer bırakmamış” buyururdu.Tabi ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bütün dua ve istiâzelerini ne ilmimiz, ne ömrümüz yeter, onun için en azından Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in öğrettiği şu duayı ihmal etmeyelim, benim kürsülerde sürekli okumamdan bazılarınız bunu ezberlemiş de olabilirsiniz. Hiçbir dua bilmeseniz de yahut yapamayacaksanız da bari bu duayı terk etmeyin.
«اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَنْتَ الْمُسْتَعَانُ وَعَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ.»
Arapça bilmeyen Türkçesini okusun.“Ey Allâh! Ben Senden Peygamberin Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Senden istediği tüm hayırları istiyorum, Peygamberin Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Sana sığındığı tüm şerlerden de Sana sığınıyorum. Yardım istenilecek ancak Sensin. (Benim muradıma) ulaşma(m) ancak Sana bağlıdır. O Yüce ve Büyük Allâh’ın yardımı olmadan (hiçbir işe) ne güç ne de kuvvet olmaz”
İşte bu dua, bütün istekleri ve sığınmaları câmi olan çok mübarek bir duadır. Ne olur bari bu kadar okuyun ki selden, yelden, yangından, göçükten, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sığındığı her türlü âfetten korunabilelim de sonra ağlayıp inlemeyelim!
9) Süleymaniye Vakfı diye hizmet daha doğrusu hezimet yapan vakıf Abdülaziz Bayındır’a âit bir şey yuvasıdır. Bir kardeş bu vakfın sitesinde kandillerin inkar edildiğini yazarak milleti uyandırmamı talep etmiş. Kardeşim ne kandili, bayramı, bunlar âyet ve hadisleri dahi inkar eden adamlar, bunları takip edenler Ehl-i Sünnet’ten öte dinden bile çıkma tehlikesiyle karşılaşırlar.
Geçen sene -Bozacının şahidi şıracı- kabilinden Ali Rıza Demircan’la beraber milleti ramazanda Kasımpaşa’da topladılar, sahurdan sonra yemeye başladılar, karşı taraf yani Yavuz Selim Câmii’nin bulunduğu yön aydınlanana kadar yani güneş doğmaya 40-50 dakika belki de daha az bir zaman kalana kadar millete yemek yedirdiler. Yani oraç başlıyormuş diye tatbikat yaparak milletin orucunu yedirdiler.
Bu sene ramazanda da cin şeytanları bağlanınca insan şeytanları çıkabilir, aman dikkat edin!
10) Şa‛bân-ı Şerîf çıkmak üzere, bir hafta kaldı, kaçırdıklarımızı telafiye bakalım. “Şa‛bân Risalesi”nin 231. sayfasından sonra önemli ameller zikredilmiştir.
a) Receb-i şerîfin 27. gecesi mirac gecesi, ramazan-ı şerîfin 27. gecesi kadir gecesi olduğu gibi şa‛bân-ı şerîfin 27’si de çok önemlidir ama insanlar ondan gafildir. Önümüzdeki pazartesiyi salıya bağlayan gece 27. gecedir, dört rekat namazı vardır, tarifi 233. sayfadadır, amel edelim inşâallâh!
b) Bu ay Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ayı olması hasebiyle çok salât-ü selâm okunmalıdır. Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allâh-u Te‛âlâ Arş’ın altında nurdan bir deniz yaratmış. Sonra başı Arş’ın altında, ayakları yedi kat yerin altında, bir kanadı doğuda, diğer bir kanadı ise batıda olan bir melek yaratmıştır.
Şa‛bân ayında bir kul bana salâtta bulunursa, Allâh-u Te‛âlâ o meleğe hayat suyuna dalmasını emreder. Melek de dalıp çıkarak, kanatlarını silker. Böylece her tüyünden damlalar dökülür. Allâh-u Te‛âlâ her damladan kıyamet gününe kadar kendisi için istiğfarda bulunacak bir melek halkeder.” (Zübdetü’l-vâ‛ızîn, Dürretü’n-nâsihîn, sh:233-234)
Ârifan yayınlarında çalışan Şahap Efendi’nin eşi olan hoca hanım kardeşim zuhuratta 3 kere kendisine benim kurtuluşumun tek çaresinin salevât okumak olduğu bildirilmiş, bu husus dikkatimi çekti. Bu ara annemin vefatından beri “Delâil-i Şerîfe”yi okuyamadım, her halde yine bir ihtar geldi, evvelce yine bir ara okuyamadığımda Efendi Hazretlerimiz’le son umredeyken Abdülmetin Hoca’nın bir arkadaşı Medîne-i Münevvere’de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü ve bu fakire “Delâil-i Hayrat”a devam etmemi söylemesini emir buyurmuştu.
Tam da Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ayında, başımdaki sıkıntılardan fırsat bulamadım, inşâallâh bu son cuma günü “Delâil” hatmi yapacağım, Rabbim nasip eylesin. Âmîn!
Size de rica ediyorum, “Şa‛bân Risalesi”nin 240. sayfasında Seyyid Ahmed er-Rifâ‛î Hazretleri’ne âit bir salât-ü selâm var ki hangi mühim sıkıntısı için bu salâtı 40 gün sabah namazından sonra 1 kere okuyan kişinin muradı hâsıl olur. İnşâallâh yarın 13 temmuz sabahı benim kurtuluşum niyetiyle 1 deyip başlarsak mahkemeden önce 21 ağustos salı sabahı okuyunca 40 gün tamam olur ve muradımız hâsıl olur inşâallâh.
c) Şa‛bân-ı şerîfin meşhur bir tevhid zikri var ki onu okuyana bin sene ibadet yazılıyor, bin sene günahı olsa siliniyor ve Allâh katında sıddık yazılıyor. Okudunuz mu? Ben okudum elhamdülillâh. 242. sayfada, bâri bu son hafta geriyi telâfi edelim.
d) Üç ayların istiğfarı devam ediyor, bu fakir öğlen namazından sonra okuyorum, siz de ihmal etmeyin. Hazreti Abbâs (Radıyallâhu Anh)ın beyanı vechile; her bela günah yüzünden geliyor ve ancak istiğfarla açılıyor.
243’de bu istiğfar yazılmış, bir de Hazreti Ali Efendimiz (Radıyallâhu Anh)danrivayet edilen bir sîğa var ki, iyi niyetle birkaç kere okuyanın bütün sıkıntıları kalkıyor. Arapçası 245-246’da, bilmeyen 247-249’dan Türkçe manasını okusun.
e) Bu mübarek ayın sonunda Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bize şefaat etmesine yardımcı olmak niyetiyle sadaka vermeye gayret edelim. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu ayda bir münâdiye:
«شَعْبَانُ شَهْرِي فَرَحِمَ اللّٰهُ مَنْ أَعَانَنِي عَلٰى شَهْرِي.»
“Şa‛bân benim ayımdır. Benim ayımda bana yardım edene Allâh rahmet etsin (acısın, lütfuyla muamele etsin)!” şeklinde ilan etmesini emrettiği göz ardı edilmemelidir. Çünkü ulemâ bu yardımın namaz, oruç ve sadakanın artırılması sûretiyle gerçekleşeceğini açıklamışlardır. (Nu‛mân el-Âlûsî, Ğaliyetü’l-Mevâ‛ız, 2/161)Artık bu mübarek ayda hayırlarımızı artırarak Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in duasına mazhar olabilme fırsatına sahip olan bizlerin vay saadetine! Sahabeden olamadıysak da kıyamete kadar geçerli dualara mazhar olabilme imkânına sahip olduğumuzdan ne mutlu bize!
Rabbim şa‛bân-ı şerîfin bereketlerine nâil eylesin, ramazan-ı şerîfede hayırla bâliğ eylesin. Âmîn!
11) Size soruyorum, haftaya perşembe oruç yok ama teravih başlıyor, haftaya mektup göndereyim diyorsanız ses verin göndereyim, sonra ramazan-ı şerifte toplanmanız zor olur, ben size yine kısa da olsa mektup göndereceğim. Beni merak etmemeniz için radyoda her perşembe akşam 7’de okusunlar.
Ama siz haftaya da toplanacaksanız o zaman ramazan-ı şerifte inşâallâh Flash’tan geçen seneki sohbetleri dinleyin. En büyük hizmet herkesi iftardan önce o sohbetleri dinlemeye teşvik edin. Bir de radyodan her perşembe 7’de mektuplarımı dinleyin. Haftaya toplanmayacaksanız yine radyodan dinleyin inşâallâh. Ne yapalım imtihandayız, kazanırız inşâallâh!
12) Benim, Caprice’in sahibi Fâzıl Efendi ile olan irtibatımdan dolayı bazı eski Jetpa ortakları kendisinden alacakları olduğunu belirterek bu konuda aracı olmamı istemişlerdi. Ben kendisine bu durumu aktardığımda bana “Jetpa ile ilgili mahkeme devam ettiği için bu konuda bir adım atamıyoruz, mahkeme neticesinde herkese hakkını ödeyeceğim” demişti.
Bayağıdır hapiste olduğum için bu konuyu takip edememiştim, ancak geçenlerde Akit Gazetesi’nde Fâzıl Efendi hakkında şöyle bir haber yer aldığını gördüm; “Fazıl akgündüz düzenlediği basın toplantısıyla 13 yıl önce hakkında dava açılan Jetpa’nın aklandığını, davanın sonuçlanmasıyla Jetpa’ya ortak olan mâdur yatırımcıların mâduriyetlerinin giderileceğini belirterek ‘Jetpa’daki davamız adaletin tecelli etmesiyle birlikte lehimize sonuçlandı. Paylarını almak isteyen alacaklılarımıza nakit ödeme imkanı tanıdığımız gibi şu andaki yatırımlarımız olan Caprice Gold ve Didim Caprice’den piyasa fiyatlarına göre alabilme imkanı tanıyoruz’ dedi.”
Bu habere çok sevindim, zaten kendisinin vatanını milletini seven dindar bir kardeşim olduğunu, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kalkındırarak terörü sonlandırmak için büyük projelere imza atmak üzereyken bir takım mason lobiler tarafından engellendiği ve hapse dahi düştüğünü belirtirim.
Hak meydana çıkarak Jetpa’nın aklandığını duyunca buna çok memnun oldum. Ehl-i Sünnet’e hizmeti olan bir kişi olarak kendisini hayırlı dualarla desteklemeyi esirgemeyin. Bu konuda fitne yapanlara da bu haberi ulaştıralım.
Bu vesile ile bana “Provakasyon yapıyor” diyerek iftira atan Yeni Şafak gazetesine açtığım davadan 2.000 tl tazminat kazandığımı yani bugün olduğu gibi o gün de iftiraya maruz kaldığımın ortaya çıktığını bildiririm. Fakat henüz parayı tahsil etmediğimi, zaten bu paranın hepinize döner ısmarlayacak boyutta olmadığını, bunun yerine benim adıma birbirinize ikramda bulunmanızı ve bu hususu her yerde duyurmanızı ayrıca internet vasıtasıyla da ilgilenen herkesi sevindirmenizi rica ederim.
SİZDEN GELEN BAZI MEKTUPLAR
1)Arnavutköy’den Geyik soyadında bir hanım kardeşim “Büyük hoca hanımlardan biri ‘Pişen yemeğe âyet okunmaz, sıcağa mâruz kaldığı için yan tesir yapar’ demiş, bunun hükmü nedir?” diye sormuş.Buna evvela Erbakan Hoca’nın “Bunlar nasıl büyük hoca?!” diye bana söylediği bir sözle cevap vereyim. Erbakan Hoca yasaklıyken herkes Özal’a rey verdi, Efendi Hazretleri o zaman bana “Ahmed! Boş atmak caiz değil, madem Erbakan yasaklı ehveni şer olarak Özal’a rey verilsin, bunu insanlara duyur diye” emretmişti, ben de bu vazifeyi yerine getirmiştim.
Sonra Erbakan Hoca’nın yasağı kalkınca bu sefer Efendi Hazretleri “Şimdi Hoca seçimlere giriyor, kazanıp kazanmamak bize düşmez, biz haktan ayrılmayalım” buyurdu. Ben de bunu yaydım ama bizim bazı büyük hocalar Efendi Hazretleri’ne rağmen Anap’ı bırakmadılar.
Ben her zaman Efendi Hazretleri’nin döndüğü tarafa döndüm, hiç kafama göre hareket etmedim ama o zaman Efendi Hazretleri ile beraber Hikmet Efendi’nin de öncülüğünde Erbakan Hoca’yı bizim eve çağırıp vekil hoca efendileri toplayarak onlara bir konuşma yapmasını, böylece onları Anap’tan çevirmesini talep ettik.
Erbakan Hoca’ya “Bizim cemaatin bazı büyük hocaları var, sana soru soracaklar” deyince, o da “Bunlar nasıl büyük hoca ki hâlâ bâtılı bırakmıyorlar” demişti. Sonra 100’den fazla hoca efendiyi bizim evde topladık. Fakat şimdi kürsünün altından ortalığı karıştırıyor dediğim hoca o zaman da iktidarın yalakalığını yaptığından Efendi Hazretleri’nin emriyle topladığım o meclise gelmemesi için Efendi Hazretleri’ni Erbakan Hoca ile Sedat Çebi’nin evinde buluşturmuş, biz de yüzlerce kişi yazın ortasında merhum Erbakan’ı bekliyoruz. Yandık, bunaldık. Hoca’nın da bir şeyden haberi yok, uçaktan almışlar, o eve getirmişler, o da toplantı orada yapılacak zannetmiş, bir haber aldım kan beynime fırladı, yahu ne entrikacı adamlar! Dertleri hocayı bizim hocalarla buluşturmamak. Bu hadise zannedersem 90 öncesi yaşanmıştır.
Gittim hocayı o evde buldum, tam sofraya oturacakken “Millet bekliyor, şimdi yemek olmaz” dedim. Kalktı Süleyman Ârif Emre Âbimiz’in sürdüğü eski bir renault araba ile bizim eve geldik, kendisini öbür evde beklettikleri için şaşırdı, Efendi Hazretleri’ne de “Erbakan Hoca’nın orada beklediğini söylemişler, hepsi şaşırdı kaldı. Ne oyunlar, ne dolaplar. Hak meydana çıkmasın diye ne kadar uğraştılar bu adamlar. Ben de hakkı ihkak için çocukluğumdan beri uğraşıyorum.
Tâ 7 taşındayken cübbe şalvarımla İsmailağa’nın karşısında kavun satan Ali Abi beni alır, Erbakan Hoca’nın spor sergi sarayındaki konferansına götürürdü, o zaman bile Hoca benim kıyafetime hürmeten ayağa kalkardı, onun İslam nişanlarına çok saygısı vardı. Bir kere Başbakan yardımcısı olduğunda Hacı Cevdet Efendi ile diğer bazı arkadaşlar onu makamında ziyaret ettiklerinde “Buralara ne sarhoşlar geldi, bu koltuklara oturdu, buyurun biraz da sizin gibi şalvarlı cübbeliler otursun” demişti. 28 şubatın fitilini ateşleyen Başbakanlık Konutu’ndaki iftarda da bunu hedeflemişti.
Geçenlerde Recai Kutan Âbimiz o süreci anlatırken Mahmud Efendi Hazretleri’nin de orada bulunduğunu söyledi, Efendi Hazretleri orada öyle bir konuşma yapmış ki Rasul Hocam’ın anlattığına göre Erbakan Hoca hüngür hüngür ağlamış. Ben o yemekte yoktum, çünkü o yemeğe genel davet yapmışlar. İsmailağa’ya da “Münasip kişileri alıp gelin” denmiş. Fakat bizim arkadaşlar her zaman olduğu gibi beni zor işlere çağırdıklarından yemek olunca kendileri doluşmuşlar, haberim bile olmadı. Bu vesileyle Erbakan Hocamız’a Rabbimizden büyük rahmetler ve tecelliler dileyelim.
Nerden geldik buraya, işte Hoca’ya “Bizim büyük hocalar soru soracak” deyince bana: “Bunlar neye göre büyük hoca olmuşlar” diye sormuştu ya ordan geldik, mâşâallâh bizim câmiada da sarığı büyük saran büyük hoca oluyor, hele hanımlardaki kademe tertibi herkesi aşıyor, onun için yorum yapmayacağım ama şunu ifade edeyim ki âyetten, hadisten olsun olmasın tüm dua ve zikirler, çiğ olsun, pişmiş olsun, ocak üstünde pişerken olsun, her türlü yiyeceğin ve içeceğin üstüne şifa niyetiyle okunup üflenebilir, yeter ki yemeğin içinde besmelesiz kesilen et yahut alkol gibi haram bir şey olmasın.
Medîne meşâyihından olan, Mahmud Efendi Hazretlerimiz’in de çok itibar ettiği büyük kutuplardan Şeyh Muhammed Zekeriya el-Buhârî Hazretleri her cuma bir oğlak yahut birkaç koyun kuzu neyse kestirir, Buhara pilavı pişirir, o pilav pişerken üzerine Yâsin-i Şerîf okur üfler, cumadan sonra dergahında okunan hatm-i şerifin ardından onu ziyaretçilerine ikram ederdi, bazen yiyenlerin sayısı 200-300 kişi bile olurdu, öyle bir lezzetli olurdu ki o Veli’nin okuması bereketiyle dünyanın hiçbir yerinde öyle lezzetli pilav bulunmazdı,
-Rabbim kabrini nur eylesin, makamını âli eylesin, bize yaptığı ikramlar vesilesiyle kendisini hayırla mükâfatlandırsın.- Âmîn!
Ben o zatı Efendi Hazretleri ile yaptığım ilk haccımda 1981 senesinde tanımıştım, o zaman Efendi Hazretleri ile birlikte her sabah onun dergahına hatm-i şerîf okumaya giderdik, ihvan orada toplanırdı, ben de “Mektubat” okurdum.
Efendi Hazretlerimiz önceki haclarında hep onun dergahında kalırmış ama o sene İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin yedinci torunu olan Muhammed Mazhar el-Fârûkî Hazretleri’nin Yeşil Kubbe’ye nâzır olan otelinde kalmıştık, bizi on gün misafir etmişti, sonra 83’te gittiğim umrede Muhammed Zekeriya Hazretleri ile on gece omuz omuza uyudum, kendisi sabaha kadar hiç uyumuyordu, sürekli okuyordu, küçük bir odada kalıyorduk, beni 81 senesinden tanıdığı için özel odasında yatırıyordu.
Dışarıdan gelip yanına girdiğimde gafletimi açığa vurarak “Kimse yok mu?” diye sorduğumda o yumuşak insan hemen hiddetlenerek “Öyle sorulur mu?!” «اَللّٰهُ مَعِي»“Allâh benimle beraber” diyordu, daima huzur üzere duruyordu, aslı Buhara’dan olup Rus işgalinde Afganistan’a, oradan da Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, Arapça, Farsça ve Türkçe’yi çok iyi biliyordu.
Çok kerametlerini gördüm, bir kere anneme kadife kumaş aldım, param yüz riyal eksik kaldı, yanına girdiğimde hemen çıkarıp yüz riyal verdi. Suud’un zenginleri yüz binlerce riyal hayır parası getirirlerdi, mübarek o paralara elini bile sürmezdi, fakirlere dağıtırdı, kendisi böceklerin dolaştığı mütevâzi bir minderde yatardı.
Medîne-i Münevvere’de kırk vakit namazı tamamlamaya çalıştığım bir sabah uyandığımda ihtilam olmuştum, hava da soğuk, Medîne’nin ayazı çok kuvvetli olur, utancımdan bir şey de diyemedim, cemaate kavuşamasam kırk vakti kaçıracağım, onlar da namazı ilk vaktinde çok erken kılıyorlar, uyanır uyanmaz bana “Şu helânın yanında sıcak su var, gusledebilirsin” dedi, şaştım kaldım.
İşte böyle büyük zatlar, hepsi de Efendi Hazretlerimiz’e aşıktı, hatta bir sefer Efendi Hazretleri’ne “Efendim! Ben Buhara’da 60 sene evvel Nakşî meşâyihından birine intisap ettim ama ehfâ latîfesinde kaldım, bana seyr-ü sülûkümü tamamlatır mısınız?” diye birkaç kere mürâcaat ettiğine şahit oldum. Efendi Hazretlerimiz “Siz mânen tamamlamışsınız, bir ihtiyacınız yok” diye tevâzu buyurarak kendisinin bu teklifini geri çevirmişti.
Seyyid İbrahim el-Ahsâî Hazretleri de onu çok severdi, ara sıra Ahsâ’dan Medîne-i Münevvere’ye geldiğinde Muhammed Zekeriya Efendi’nin yanında buluşurduk. Dünyanın neresinden ne kadar ulemâ, evliyâ gelse hepsi mutlaka onu ziyaret eder ve onun huzurunda tanışıp kaynaşırlardı.
Ziyaretine kimler gelmezdi ki; Suriye’nin en büyük şeyhlerinden olan, Muhammed Avvâme Hoca Efendi’nin şeyhi Abdullah Siraceddin Hazretleri, Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî Hazretleri gibi dünyanın en meşhur âlimleri hep onun yanına gelirlerdi. Kimseye itibar etmeyen Abdullah Habeşî bile onun çok büyük veli olduğunu söylerdi.
Lübnan’da mukîm ve şimdi medfun olan Abdullah Habeşî (Rahimehullâh)büyük muhaddisti, Efendi Hazretlerimiz’i ziyaret etmişti, birçok âlimi beğenmezken Efendi Hazretlerimiz’i ve Muhammed Zekeriya Efendi’yi takdir ederdi.
İnsanlar bu zatı Zekeriya Efendi diye ansalar da aslında Zekeriya babasının adı, onun için kendisine Zekeriya diyenlere “Önce Peygamberim’in adını sonra babamın adını söyleyin” derdi. Araplar Muhammed ibni Zekeriya diyorlar, sonra İbni Zekeriya diye kısaltıyorlar, sonra onlar arasında örf olduğu vechile Zekeriya’nın oğlu manasında sadece Zekeriya diyorlar, bizim Türkler de ismi Zekeriya sanıyorlar. Birçok konuda hatta kitap yazarlarının ismi hakkında da aynı sorun yaşanıyor, buna da dikkat edin. Bundan sonra herkes o zata Muhammed Zekeriya Efendi desin inşâallâh. Rabbim şefaatlerine nâil eylesin. Âmîn!
Görüyor musunuz benim ağzımı 5’e açtıramazsınız, açınca da 10’a susturamazsınız ama bir hoca hanımın yanlış fetvası bu kadar tatlı malumatın ortaya çıkmasına neden oldu, her şeyde bir hayır olduğu yine ortaya çıktı. Netice olarak çiğ ya da pişmiş veya ocak üzerinde olan her aşa âyetler okunur üflenir.
2) Muhammed Bağdâdî nâmıyla mektup yazan ve kendisini bu mektubundan dolayı talebe arkadaşım olarak kabul ettiğim arkadaşım çok manalı ve ilmî bir mektup göndermiş, buyurun birlikte okuyalım:
“Hocam! İkinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)birinci cildin 24. mektubunda şöyle buyuruyor: ‘Sûrette mahlukatın halleri ile meşgul olsa bile hakikatte kalbinde Allâh’ın rızasından başka bir şey bırakmayan kimseye müjdeler olsun. İşte bu, kâin ve bâin olan sûfînin halidir.
Bu sûfînin iki hali vardır. Birinci hali; hakîkaten mahlukattan ayrı olarak Allâh ile beraber olmasıdır. İkinci hali ise; sûrette mahlukat ile, hakikatte ise onlardan ayrı olmasıdır.’
Bu risaleyi sizlere, sizin evladınız, talebeniz veya hâdiminiz (bizi nasıl kabul ederseniz o şekilde) irsal ediyorum. İlim, irfan ve vaaz-ı irşad vazifelerinizin kesretinden (çokluğundan) dolayı Müceddid-i Elfi Sânî Hazretleri’nin yukarıda belirttiğim ikinci hitabına muhatap idiniz. Hâlet-i evvele rücû her ne kadar gözlerinizde tütse de Üstadımız Efendi Hazretlerimiz’in sizleri vezâif-i ulviyeler ile muvazzaf kılmasından dolayı müyesser olmamıştı.
Fakat ehli küfrün belinin kırıldığını hisseden münafıklar, bu Mücahid Allâme’nin hâlet-i evvelini Medrese-i Yusufiyye’de ikmal etmeye maruz bıraktılar. Ben her zaman ‘İlim ve hikmetler ile halkı tenvir etmekle kalmayıp, acaba bu (birinci) halin sahibi var mıdır?’ diye düşündüğümde cevabını bulamazken kısa bir uzlet ile bizleri tenvire idame ettiniz.
Şâzelî tarikatının ekâbirinden olan İbni ‛Atâillâh el-İskenderî (Kuddise Sirruhû)nun sûfîyi tarif ederken buyurduğu:
«اَلصُّوفِي مَنْ صَفٰى قَلْبُهُ عَنِ الْحِقْدِ وَالْكَدَرْ، وَاسْتَوٰى عِنْدَهُ الذَّهَبُ وَالْمَدَرْ،
وَإِلَّا فَالْكَلْبُ الْكُوفِي خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ صُوفِي.»
‘Gerçek sûfî, kalbi kinden ve kederden arınan, altın ile çamur kendisine eşit gelen kimsedir. Yoksa Kûfe’nin köpeği bin sûfîden hayırlıdır’ sözündeki hakiki sûfî olmanın tecellisini daima sizler üzerinde müşahede etmekteyim. Gönül isterdi ki bir zaviyede devamlı«لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ»kelime-i tevhidini kalbimize nakşederek birer hakiki sûfî olalım.وَإِلَّا فَالْكَلْبُ الْكُوفِي خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ صُوفِي.»
Fakat meşhur olan:
«إِذَا كَانَ الْوَادِي خَالِيًا يَكُونُ الثَّعْلَبُ فِيهَا وَالِيًا.»
‘Vadi boş kalınca orada tilki vali olur’ sözü mûcebince sizlerin tekrar ikinci halinize rucû etmeniz için hemen hemen her gün hâssaten mübarek gecelerde 14 secdeler yapıyor ve ‘Rabbim sizleri tekrar kürsünüze, sohbetlerinize, kitaplarınıza ve Şeyhimiz, Üstadımız Efendi Hazretlerimiz’e anlınızın akı ile îsal buyursun’ diye dua ediyorum.Devamlı olarak Efendi Hazretlerimiz’in rızasını kazanmış, hal ve kāl ilimlerini câmi sizler gibi zülcenâheyn olan üstadlardan istifade etmeyi istiyordum.
Bir keresinde rüyamda Efendi Hazretlerimiz kendi bulunduğum (Çavuşbaşı’ndaki) medresede sınıfın içine girdi. Sınıfta iki tane kabir vardı. Birine işaret buyurarak ‘Bu kabir İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne âittir, onu kazın’ diye benimle bir arkadaşa emretti.
Hayret içinde uyandığımda hemen İbni Sîrîn Hazretleri’nin rüya tabirlerine baktım, orada ‘Kazılan kabir âlim bir insana âit ise onun ilmine kazan kimse sahip olacaktır’ yazıyordu. Fakat bu ilimler bir üstad olmaksızın okunamayacağı için merak ve heyecan içinde dua ettim.
‘Yâ Rabbi! Üstadımı göster bana yâ Rabbi!’ diye dua ederken ertesi gün sizlerin bu fakire biri kırmızı, diğeri pembe olmak üzere iki kitap verdiğinizi gördüm. O zaman anladım ki bu ilimler bizlere Rabbimizin inâyeti, evliyâullâhın himmet ve bereketi ile sizin vasıtanızla ulaşacaktır.
Zahiri kurbiyetim olmasa da«اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ»‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ hadîs-i şerîfinin sırrı ile dünya ve âhirette sizinle olmak istiyorum. Eğer ki bir gün talebe-i ulûma teveccüh niyetiniz olursa her dâim bir tâlip ve hâdim olarak emrinize âmâdeyim.”
Bu kardeş bu mektubunda bana kitap telifi, sohbet ve milletin dertleriyle uğraştığım için sûrette insanlardan ayrı kalamadığımı, evvelki rahat zamanlarda tattığım manevi hallere dönmeyi çok arzuladığımı, Rabbimin de bu hapis vasıtasıyla bu makamı kazandırmak istediğini yazmış, doğru yazmış, Rabbim onu hakkımda yaptığı bu hüsn-ü zanna mebnî tespitten dolayı mahcup etmesin. Âmîn!
3) Benimle ilgili neler yaşıyorsunuz, duyunca şaşırıyorum. Sultangazi’den yazan Ahmet Kaplan kardeşimin yazdığı hâdise gerçekten ilginç, bakın ne yazmış:
“Değerli hocamız nasılsınız, iyi misiniz? İnşâallâh iyisinizdir. Rabbime sizin iyi olmanız için dua ediyorum, inşâallâh bir an önce çıkarsınız. Hocam sizi ve sohbetlerinizi çok özledik, hiç kimse sizin yerinizi tutmuyor.
Hocam bir de sizinle ilgili iş yerinde bir olay oldu; sizin resminizi duvara yüksek bir yere asmıştım, iş yerinde sizi sevmeyen kişiler vardı, bunlardan birisi sizin resimdeki yüzünüzü boyamak için elinde boya ile merdivenden çıkıyordu, o sırada ayağı kayınca boya kendi üzerine döküldü, kendi yüzü boyandı, o boya da çabuk çıkmayan bir boyaydı, 2-3 gün o boyayla gezdi.
Bir de hocam sizi rüyamda gördüm; yeşillik bir alandaydım, sonra yanıma siz geldiniz ve eliniz kelepçeliydi, sonra bir baktım ki Mahmud Efendi Hazretleri elinde dosyalarla geliyordu, Efendi Hazretleri’ne sordum ‘Bu dosyalar nedir?’ dedim, Efendi Hazretleri de ‘Ahmed’in dosyaları’ dedi, sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Efendimiz yanımıza gelince elinizdeki kelepçe kırıldı ve tuz buz oldu, sonra da uyandım.”
Görüyorsunuz kardeşler! Benim bir şey yapmama lüzum yok, Rabbim yapıyor yapacağını. Biz Mevlâ’ya dost olursak Rabbim düşmanlarımıza harp ilan edeceğini vaad ediyor, Rabbimin harp açtıkları hiç iflah olabilir mi?!
Silivri’deki Hakikat Dernekler Federasyonu talebelerinin mektuplarında ve daha birçok mektupta belirtildiği üzere “Risâle-i Kudsiyye Tercemesi” adındaki Efendi Hazretlerimiz’in kitabından, “Zübdetü’l-Buhârî”den benim hakkımda yaptıkları tefâüllerde hep:
«مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ أٰذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ.»
“Benim bir dostuma düşmanlık edene Ben harp ilan ederim” meâlindeki hadîs-i kudsî çıkmış, geçen Erzurum’dan gelen bir mektupta da aynı bilgi geldi.Ben kendime evliyâ demiyorum ama evliyâ ile dost olduğum, Rabbimin dostlarının dostu olduğum ortada, bunu gizlemeye ne hâcet?! Dostlarının kalbinde yeri olana elbette Allâh-u Te‛âlâdostu muâmelesi yapar.
Bir kere Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî Hazretleri ile arabada Haliç surlarının önünden geçerken bana:
«أَعْتَقِدُ فِيكَ وَلَايَةً.»
“Senin veli olduğuna inanıyorum” buyurdu. Ben: ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذِينَ أٰمَنُوا﴾
“Allâh inananların velisidir”(Bakara Sûresi:257’den)âyet-i kerîmesini okuyarak her müminin veli olduğunu söyleyince “Öyle olur mu?! ben senin umumi manada değil, hususi velilerden olduğuna itikat ediyorum” buyurdu ki o zat Efendi Hazretlerimiz’in kutuplardan olduğuna şahitlik ettiği bir velidir.Zaten İmâm-ı Nevevî (Rahimehullâh)ın nakline göre; İmâm-ı Âzam ve İmâm-ı Şâfi‛î (Radıyallâhu Anhümâ):
«إِنْ لَمْ يَكُنِ الْعُلَمَاءُ أَوْلِيَاءَ لِلّٰهِ، فَلَيْسَ لِلّٰهِ وَلِيٌّ.»
“Âlimler Allâh’ın velisi değilse Allâh’ın hiç velisi yoktur” buyurmuşlardır. Kim veli olsa, kim sıddık olsa, kim salih olsa, kim şehit olsa hepsi ulemânın sohbetleriyle o makamları kazanmışlardır. Onlara kazandıranlar elbette en azından hayra delaletleri cihetiyle o makam sahiplerinin ortaklarıdırlar.Bir âlim Ehl-i Sünnet itikadı ve ameli üzereyse onun veli olduğunu anlamak için keramet gerekmez. En büyük keramet bu fesat zamanda, bu doğru inanç ve amelde istikamet gösterebilmektir. Büyükler:
«اَلْاِسْتِقَامَةُ عَيْنُ الْكَرَامَةِ.»
“İstikamet kerametin ta kendisidir” buyurmuşlardır. Rabbim cümlemize bu yolda devam, sebat, istikametler nasip eylesin. Âmîn!Sizden gelen mektuplar mâşâallâh çok, okumakla bitmiyor, genelde bana karşı olan sevgi ve hürmet ifadeleriyle dolu. Çalışkan soyadında bir hanımın “Cenazede size yaklaşamazken mahşerde nasıl göreceğiz?!” sözü ilgimi çekti.
Bir de sizinle Şehit Bayram Hoca’nın Ümit Günaydın adındaki bir talebesinin cübbeliahmethocam.com’a gönderdiği maili paylaşayım:
“Sizin sohbetlerinizi 12 yaşımdan beri dinliyorum ve size güveniyorum, annem babam sizin sohbetleriniz sebebiyle dönüş yaptılar. Rabbim tez zamanda sohbetlerinize tekrar kavuşmayı nasip etsin hocam. Ben bir köyde imamlık yapıyorum hocam, geçen gün rüyamda bir gemi gördüm karadan yürütülüyordu, bizim köyün önünden geçerken içimi bir ürperti alıyor ve soruyorum ‘Bu gemi nedir?’ diye, bana deniliyor ki ‘Bu gemi doğu tarafından (yani Arap yarımadası kastediliyor) geliyor, içinde mübarek zatlar var, seferber oldular ve Cübbeli Hoca için gidiyorlar.’ Rüyam bu şekilde hocam, bir kaç saat etkisinde kaldım o geminin karadan yürüme sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Hocam bu rüyanın yorumunu ben kendimce şöyle yaptım acizane; Sultan Fatih İstanbul’u karadan gemi yürüterek fethetti ve Bizans’ı bozguna uğrattı, inşâallâh bu sıkıntılı süreç yeni bir fethin başlangıcı olacak, mâhiyetini Rabbim bilir ama böyle inanıyorum.
İki şehit verdik hocam, birisi benim de hocam olan Bayram Ali Öztürk Hocamız, bize derslerinde hep anlatırdı içimizdeki hâinleri, çekemediler şehit ettiler. Siz de şimdi aynı davadan dolayı bu sıkıntıyı çekiyorsunuz ama bu sefer bir şeyleri bitirmek isteyen bu zihniyetin bu mayası tutmayacak, herkes dostu düşmanı tanıyacak.”
Evet! Rabbim bu kardeşime de hepinize de hayırlı muratlarınızı ihsan eylesin. Haftaya görüşmek üzere Allâh’a emanet olun!
No comments:
Post a Comment