Tuesday, July 17, 2012

cübbeli ahmet hoca efendinin 11 Temmuz 2012 - 24.Numaralı Mektupu 1 kısım

11 Temmuz 2012 - 24.Numaralı Mektup


اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bütün âlemlerin tüm hamdleri Allâh-u Te‛âlâ’ya mahsustur. Allâh-u Te‛âlâ’nın ve tüm mahlukatın salevâtı Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve âl-i ashâbının üzerine olsun.
Emmâ ba‛d! Allâh yolunda kardeşlerim, kürsümü ve sohbetimi hiç terk etmediniz, Rabbim de rahmetini taksim ederken sizi terk etmesin. Başımıza maddi-manevi belalar yağdı, yağmaya da devam ediyor. Kim bilir altında ne hikmetler yatmaktadır, görünüşte kırılıp dökülen şeyler varsa da Hazreti Mevlânâ’nın buyurduğu gibi “Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.” Biz de bakalım bu kırık dökük ortamın içinde neye nâil olacağız, Rabbim zayi olmaktan muhafaza eylesin. Âmîn!
Bu fakir yıllardır size hizmet etmeye çalıştım, becerdiğim oldu, beceremediğim oldu ama Yüce Mürşidim Mahmud Efendi Hazretlerim’in “Ahmed’in niyeti iyidir” kavl-i hakîminden anlaşıldığı üzere herkes hakkında hatta düşmanlarım hakkında bile daima iyi niyet taşıdım, herkesin salâhını, hidayetini, iki cihan saadetine nâiliyetini diledim, zannedersem beni bu yüzden sevdiler, seçtiler, nazladılar. Layık olmamama rağmen hem Efendi Hazretlerim’den hem de diğer velilerden hep iltifat gördüm.
Geçen salı ziyaretime 1991’den beri cemaatimden olan ve tasavvufa çok merakı bulunan, “Risale-i Kudsiyye”yi okumayı terk etmeyen, bunun sebebi olarak da Hâce Abdulhâlık-ı Gücdüvânî (Kuddise Sirruhû)nun: “Mürşidini göremeyen kişi her gün en az 18 sayfa kadar meşâyihın kitaplarından okusun” sözünü açıklayan Muhammed Erkan Usta kardeşim geldi.
Bana evvelce rüyasında beni Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh)ın yanında bir mecliste küçük çocuk olarak gördüğünü, elimdeki 33’lük tesbihi sallayarak dolaştığımı, Ömer (Radıyallâhu Anh)ın Ali Haydar Efendi Babamız’a çok benzediğini, mecliste sahabe-i kiramdan ve meşâyihtan bazılarının özellikle de Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû)ile İmâm Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun bulunduğunu, o sırada Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Ahmed çocuktur ama buranın çocuğudur, bizim nazlımızdır yani nazını çektiklerimizdendir” buyurduğunu anlattı. Çok şaşırdım, sevindim ve bu kadar nazlanmamın bir sebebini daha anlamış oldum.
Daha önce de size söylemiştim, bir kere yurt dışı yasağım varken Efendi Hazretleri umreye gitmişti, döndüğünde bana “Ömer (Radıyallâhu Anh)ı ziyaret ederken ‘Ahmed’e söyle talebeye ders okutsun’ buyurdu” diye bizzat söylemişti.
Kaç kere Hazreti Osman ve Abdullâh ibni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)yı ziyaretlerinde bana selamlarını ve tefsir hizmetinden memnuniyetlerini bildirdiklerini anlatmıştı.
Tabi ki diğer bazı hoca efendiler kadar azîmete riayet edemediğim olmuştur. “Hatalarım olmuştur” diyeceğim ama Efendi Hazretleri “Ben senin işlerinde bir yanlış görmüyorum” sözünü düşünerek azîmetle amel edemediğim görüşünü ortaya atmam daha uygun olacak.
Lakin ben azîmetle amel edemediğim bazı konulardan dolayı devamlı boyun kırıklığı içinde kaldım ve azîmetle amel eden hoca kardeşlerime hatta talebelerime son derece tazim ettim, İslam’a olan düşkünlüğümden dolayı onların ilmî seviyelerine göre değil de takvaya riâyetlerine göre onların önünde Allâh için eğildim, ellerini öpmeye davrandım ve hürmetlerimi korudum ama şimdi görüyorum ki maalesef onlardan bazısı kendilerini daha takva görerek mağrur olmuşlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar, ilim hakkını da, sohbet hakkını da, ihvanlık hakkını da, Müslümanlık hakkını da korumuyorlar ve bu fakirin aleyhine veriştiriyorlar. Bu kişileri uyarıyorum.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتّٰى يَفْعَلَهُ.»
“Her kim günahından sebep bir kardeşini ayıplarsa, kendisi o günahı işlemeden ölmez”buyuruyor. Bu fakir itham edildiğim konularda günah dahi işlememişken ya beni ayıplayanlar acaba nasıl ölecekler, bunu iyi düşünsünler!
Ayrıca kendilerini sağlam testi kabul edip bu fakiri çatlak testi gibi görerek aldanmasınlar, çünkü bazen sahibi çatlak testiyi sağlam testiye tercih edebilir. Çünkü Hakîm olan biri, sahip olduğu değerlerden hangisinin daha bereketli olduğunu görerek, bilerek hareket eder. Nitekim Rabbimiz hislerle hareket etmekten münezzeh olduğu için hikmetle amel eder.
Nakledildiğine göre bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden evine su taşırmış. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış.
Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış. İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece bir buçuk testi su kalırmış.
Tabi ki kusursuz, çatlak olmayan testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş, doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş: “Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle sular eve gidene kadar akıp gidiyor.”
Adam gülümseyerek dönmüş “Yolun senin tarafında olan kısmının çiçeklerle dolu olduğunu göremedin mi?! Fakat kusursuz testinin tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum. Senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün o yolda ben su taşırken, senden akan sularla onları suladın. İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı evime çiçek götüremeyeceğimden böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim” diye cevap vermiş.
İşte bu hikayede zikredildiği üzere ben de defaatle Efendi Hazretlerim’e çatlak testi olduğumu bildirerek beni bazı vazifelerimden çekmesini istedim ama sahibimiz olan mürşidimiz bizim gibi çatlak testiden zuhur eden ve edecek bazı bereketleri görmüş, bilmiş olacak ki her seferinde bize “Çok konuşma! İşine devam et” buyurdu.
Onun için ben dahil ve başta olmak üzere herkes haddini bilmeli, biryerlere geldi daha doğrusu getirildi diye kimseyi hakir görmemeli, makam ve mevkiine aldanıp garip dervişlere karşı kibir yapmamalıdır.
Nitekim zikredildiğine göre saltanat sahibi biri yolda yürürken herkes ona saygı duruşuna geçiyormuş. Adamın biri oturduğu yerden kıpırdamamış. Kibirli adam: “Beni tanımadın mı?!” demiş. Diğeri: “Tanımaz mıyım?! Evvelin bir damla su, sonun bir avuç toprak” deyince kibirli olan “Sen şimdiki halime bak” demiş. Bunun üzerine oturduğu yerden kıpırdamayan şöyle demiş “Neyine bakayım?! Şiş karnına bıçak atsam gübre dökülür. Sırtındaki kürke gelince onu hayvanın biri on sene giydi ama hayvanlıktan kurtulamadı.”
Bu kıssa bana evvelce gördüğüm:
«مَا بَالُ مَنْ أَوَّلُهُ نُطْفَةٌ مَذِرَةٌ، وَأٰخِرُهُ جِيفَةٌ قَذِرَةٌ وَهُوَ بَيْنَهُمَا حَامِلُ عَذِرَةٍ. »
“Başı hasis bir damla su, sonu kokuşmuş bir leş, hayatı da karnında pislik taşıyarak geçmekte olan bir adamın hali nicedir yani böyle bir adam nasıl kibirlenebilir?!” şeklindeki hikmetli ibareyi hatırlattı. Şimdi siz “Kimmiş bu adam?!” diye düşünürsünüz. Halbuki hepimiz o adamız!
“Rûhu’l-beyân” sahibi arada:
«أَيُّهَا الرَّجُلُ وَكُلُّنَا هٰذَا الرَّجُلُ.»
“Ey adam!” diye nasihate başlar sonra da “Hepimiz o adamız hâ!” diyerek nasihati başkalarına söylemekten ziyade evvela kendi üstümüze alarak kabullenmemiz ve mûcebince amel etmemiz gerektiğine dikkat çeker.
Akıllı olalım, ahmak olmayalım! Rahman’dan rahmet alalım, şeytandan bela satın almayalım, oysa rahmet bedavadır, bela ise paralıdır. Nitekim yüce Mevlânâ Celâleddin (Kuddise Sirruhû): “Şu dünyada yüzlerce ahmak etek dolusu altın verir de şeytandan dert satın alır” buyurarak bu hakikate işaret ediyor.
Bu fakir kibirden çok uzak durmaya çalıştığım halde yine de korkuyor ve diğer arkadaşları uyarıyorum ki bu hastalık yüzünden yalana yanlışa ve çekemedikleri kimseler hakkında yalan beyana tevessül etmesinler.
Bildiğiniz üzere bu fakir Allâh-u Teala ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, onların dostlarından ve Efendi Hazretleri’nden yaptığım nakillerde güvenilirlik vasfına sahip bulunmakta ve böylece tanınmaktayım, bunun sırrı ise kibir gurur yahut birini çekememe yüzünden kimse hakkında yalan yanlış beyanlara yeltenmemem ve düşmanıma karşı da olsa âdil davranmamdır, düşmanımın lehine yahut kendi aleyhime de olsa doğruluktan ayrılmamamdır.
Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat(alıştırma) yapa yapa doğru söylemeye kendimizi şartlandırmalı ve asla hilâf-ı vâki beyanda bulunmamalıyız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmeliyiz.
Çünkü yalanın iki tarifi vardır. Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkıa mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır. Tabir-i diğerle, Allâh nezdindeki hakikate ve Cenâb-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli, bunu yaparken de “İşin hakikatini Allâh bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz.
Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.
Doğruluk konusundaki hassasiyetiyle güzel bir örnek olan Abdullah ibni Mes‛ûd Hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış.
Mesela herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir” mealindeki hadîs-i şerîfi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur ve “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdeta göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allâhu a‛lem (Allâh en doğrusunu bilir)” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki “Bir sene boyunca İbni Mes‛ûd Hazretleri’nin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile (kesin bir ifadeyle) ‘Rasûlullah buyurdu ki’ dediğini duymadım.”
İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “Dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mutabık olması ve Allâh ilmindeki hakikate, yani o meselenin mâhiyet-i nefsi’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin bir parçasıdır. İnsan iffet ve haya perdesini yırtmamak için doğrulukta alıştırma yapa yapa hilâf-ı vâki beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in buyurduğu gibi:
«وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتّٰى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ صِدِّيقًا.»
“Kişi doğru söyleye söyleye her işte doğruluk aradıkça o nihayet Allâh indinde sıddık yazılır.”
Bu fakir sıddık olduğumu söyleyemesem de sâdık olduğum kesindir, Rabbim cümlemizi sıdk ve sadâkatten ayırmasın. Âmîn!
Azimetle amel iddiasında olan bazı ihvan hocaefendilerin beni en çok eleştirdikleri konu televizyona çıkmamdır. Yüce Gavsımız bu fakire televizyona çıkma gibi bazı konularda izin veriyorken, bu izni herkese vermiyorsa onun bir bildiği var demektir,nitekim İzmit’ten telefon edip bu hususta izin isteyen bir hocaefendiye ‘’Ahmed’e izin verdik,o hakkını veriyor,bu işi yaymak istemiyorum’’ buyurmuştur.
Evliyâullâh mânen ilham alan kimselerdir, kimi hakkında kerih gördüklerini bir başkası hakkında güzel görebilirler, bundan dolayı izin verilen kişi aleyhinde konuşmak hakikatte izin veren zatı ithamdır. Bu yüzden aklımızın ermediği işlere burnumuzu sokmayalım, hatta mürşidin bir fiilini zâhiren şeriata muhalif görsek de ledün ilmine havale ederek itirazdan sakınalım ve farklı uygulamalarının arasını telife, güzel manalara hamletmeye çalışalım.
Nakledildiğine göre bir adam kötü yoldan para kazanıp, bununla kendine bir inek alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olunca, iyi bir şey yapabilmek düşüncesi ile ineği, Hacı Bektaş Veli’nin dergahına bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevini görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli: “Helal değildir” diye bu kurbanı  geri çevirir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider, aynı durumu Mevlânâ’ya anlatır. Mevlânâ ise hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun kabul etmediğini söyler. Mevlânâ’ya bunun sebebini sorar. Mevlânâ şöyle der: “Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli şahin gibidir, öyle her leşe konmaz. O yüzden biz senin hediyeni kabul edebiliriz, o etmeyebilir.
Adam üşenmez Hacı Bektaş Veli’nin dergahına gider, Hacı Bektaş Veli’ye Mevlânâ’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip  sebebini sorar.
Hacı Bektaş Veli de şöyle der “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlânâ’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden bir damlayla  bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.  Bu sebepten o senin hediyeni kabul etmiştir.”
Gördüğünüz üzere evliyâullâhtan iki büyük zatın iki farklı uygulaması olmuş ama hiçbirine hata nispet edilmeden mesele Hazreti Mevlânâ tarafından çözüme kavuşturulmuştur. Dolayısıyla kendini haklı görüp, başkasını itham etmektense hele de mürşidinin izniyle hareket edeni mutlaka meşru en azından mâzur görmek gerekir. Rabbim cümlemizi iki cihanda Yüce Mürşidimiz Mahmut Efendi Hazretlerimiz’den, onun yolundan, rızasından, himmet ve şefaatinden cüdâ eylemesin. Âmîn!

BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM
1) Birçoğunuz halimi hatırımı merak ediyorsunuz, hamd-ü senalar olsun, Rabbim bugünümü aratmasın. Âmîn!
Daima beterinidüşünüp teselli oluyorum ve bu belanın açılması için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ.»
“Sabır belanın açılma anahtarıdır” hadîs-i şerîfinin irşâdı vechile sabra devam ediyor, size de hakkı tavsiye ediyorum, sabrı vasiyet ediyorum.
Bu fakir cuma günü sabah namazında çocuklarıma imamet yapacakken polisler evi bastığında, ertesi gün tutuklanma haberini aldığımda da, annemin vefatını duyduğumda da, 21 haziran akşamı tahliye olmadığım haberi bana ulaştığında da hep:
  ﴿إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
“Şüphesiz biz Allâh’a âitiz ve kesinlikle biz ancak O’na dönücü kimseleriz” (Bakara Sûresi:156’dan)zikrini söylemeye muvaffak oldum, böylece umarım ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولٰى.»
“Sabır ancak darbe ilk vurduğu andaki sabırdır”hadîs-i şerîfinde beyan edilen ecr-u sevabı hak edenlerden olurum. Hatta mahkeme karardan önce beni cezaevine gönderdiğinde yorgun olduğum için akşamı kılıp yattım, herkes heyecanla haberlerin başında beklerken ben uyudum, o sırada Sezer geldi ve tahliye olmadığım haberini getirdi, ben de istircâ‛ edip uyumaya devam ettim.
Böylece bir kere daha:
 «مَنْ أٰمَنَ بِالْقَدَرِ أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ.»
“Kadere inanan kederden emin olur”hadîs-i şerîfinin sırrı zâhir oldu. Şimdi siz bana mahkemeye gelemediğiniz için çok üzüldüğünüzü yazıyorsunuz, inşâallâh artık zulüm Arş’a dayandı, 21 eylülde gelirsiniz nasip olursa, şimdiden hazırlığınızı yapın.
Demek hâlâ Rabbimin rahmetini celbedecek bir hâdise bekleniyor, ben annemin vefatına olan üzüntümün bu işi bitirdiğini sanmıştım ama demek ki başka esbâbı mûcibe (acınmamı gerektirecek sebepler) bekleniyor.
Hikaye olunduğuna göre cömertliğiyle tanınmış bir şeyh vardı. Bu yüzden bir türlü borçtan kurtulamazdı. Şeyh yıllarca bulduğunu dağıttı, bundan dolayı da borcu arttıkça arttı, nihayet dört yüz dinara yükseldi.
Bir gün şeyh hastalandı öleceğini anlayan alacaklıları başına toplandılar. Şeyhe kötü kötü bakıyor, onun hakkında fena fena şeyler düşünüyorlardı. O sırada helva satan bir çocuk sokaktan geçiyordu. Şeyh hizmetçisine: “Git şu çocuktan helvanın tamamını satın al da bu alacaklılar yesin, hiç olmazsa bir süre gönülleri hoş olsun” dedi.
Hizmetçi çıkıp helvacı çocuğu çağırdı, helvayı yarım dinara satın aldı, getirip şeyhin borçlularına ikram etti. Borçlular helvayı yiyip bitirdiler. Helvacı çocuk boş tepsiyi eline aldı ve ücretini istedi. Ölmek üzere olan Şeyh: “Ben zavallı ve ölmek üzere olan bir adamım bende para ne arar?!” dedi.
Bunu duyan helvacı çocuk ağlayıp inlemeye, feryada başladı. Alacaklıların buna iyice canları sıkıldı ileri geri söylenmeye başladılar. Çocuk tâ ikindi vaktine kadar ağlayıp durdu.
Şeyh bu sırada gözlerini yummuş çocuğa hiç bakmıyordu.İkindi vaktinde bir hizmetçi elinde bir tabakla içeriye girdi, tabağı şeyhin önüne bıraktı. Şeyh hizmetçiye tabağı alacaklılarına vermesini söyledi. Hizmetçi tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü açtıklarında herkes hayretler içinde kaldı. Zira tabakta şeyhin borcu olan dört yüz dinar vardı. Tabağın bir kenarında da kağıda sarılı yarım dinar vardı. O yarım dinar da helvacı çocuğun parasıydı.
Bu duruma şaşıran alacaklılar utandılar. Şeyh hakkındaki kötü sözlerine ve yanlış zanlarından dolayı pişman oldular. Şeyhin ellerine sarıldılar: “Ey ulu kişi işin sırrı, hikmeti nedir anlat bize” dediler.
Bunun üzerine Şeyh “Ey insanlar! Bunun sırrı şudur ki ben bunu Allâh (Celle Celâlühû)den diledim. Allâh (Celle Celâlühû)de bana doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helvacı çocuk ağlamasaydı rahmet denizi coşmazdı” dedi.
2) En büyük ve en makbul duacım olan anacığımı kaybetmem bende telâfisi mümkün olmayan maddi ve manevi boşluklar oluşturdu, anne duasıyla ölü bile diriliyor.
Nitekim “Hayâtü’s-Sahâbe”de zikredildiği üzere Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Gözleri görmeyen yaşlı bir hanımın Sâib adında bir genç oğlu vardı. Daha hayatının baharında olan bu delikanlı Medîne vebasına yakalanmıştı. Uzun zaman hasta yattı. Bir gün delikanlının ziyaretine gittik. Fakat maalesef biz oradayken delikanlı ruhunu teslim etti. Biz de gözlerini kapadık ve üzerine elbisesini örttük.
İçimizden biri annesine:‘Onun için Allâh’a dua et’ dedi. Annesi: ‘Ama o öldü’ dedi. Biz: ‘Olsun sen yine de dua et’ dedik. Bunun üzerine kadın çocuğun ayakucuna oturdu, ayaklarını tuttu ve: ‘Allâhım! Ben isteyerek sana iman ettim. Senden korktuğum için putları bıraktım. Arzumla sırf senin için hicret ettim. Allâhım! Puta tapanları bana güldürme, gücümün yetmeyeceği bu yükü bana yükleme’ diye dua etti.
Allâh’a yemin ederim ki, kadın sözünü bitirir bitirmez, çocuk ayaklarını kımıldatmaya başladı. Sonra da yüzünden örtüyü attı. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ve annesi vefat edinceye kadar da yaşadı.”
Şimdi ben ne edeyim?! Başıma ne sıkıntı gelse annem “Ahmed! Söyle bana senin için ne okuyayım, ne çekeyim?” diye daima sual ederdi, ağlaya ağlaya ihlasla dua ederdi. Onun gibi kim üzülür, kim ağlar, kim kalbi yanarak dua eder?!
Biliyorum siz Allâh için beni çok seviyorsunuz, kiminiz anne babasından, kiminiz çoluk çocuğunuzdan daha çok seviyorsunuz. Hatta cübbeliahmethocam.com adresine mail gönderen Kılıç soyadında bir hanım anne “Oğlumun yanında kalıyorum, geçende bana ‘Cübbeli Hoca ile ben bir bataklığa düşsek, senin de sadece birimizi kurtarmaya gücün yetse hangimizi kurtarırsın?’ dedi. Ben ‘Hocamı kurtarırım’ diye cevap verince ‘Demek sen benim ölmeme razı olursun’ diyerek beni evden gönderdi, şimdi kızımda kalıyorum. Ama bütün dünya beni terk etse de ben seni terk etmem hocam” diye yazmış, çok tesirlendim.
Çocuğunun da sorduğu soruya bak hizaya gel. İnsan öyle konuşur mu?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«اَلْبَلَاءُ مُوَكَّلٌ بِالنُّطْقِ.»
“Bela konuşmaya bağlıdır”yani “Konuştuğun olur” buyuruyor. Hayır konuşalım ki hayır olsun ama câhillik sınır tanımıyor. Sonra annen ne derse desin, insan annesini evden kovar mı?! Ne edepsizlik!
Demek istediğim annemin yerini kimse dolduramazsa da sizin bu sevginiz, ilgi, alakanız ve dualarınız beni âzamî derecede memnun ediyor fakat sadece dua ile yetinmeyelim, biraz da sebeplere sarılalım.
Rivayete göre asr-ı saadet günlerinden birinde ihtiyar bir kadıncağızın, bütün dünyalığı olan devesi, uyuz hastalığı­na tutuldu. Kadıncağız deveciğinin bu halinden çok endişe duymaktaydı. Bu deve, onu taşırdı, onun bütün yükünü de taşırdı. Evinden bahçesine giderken onunla gider, pek çok ihtiyacını o deve ile giderirdi. Eğer ölür­se, çok sıkıntı çekecekti.
Kadıncağız düşündü durdu ama devenin hastalı­ğına bir çare bulamadı. Yatıp kalkıp Rabbine dua edi­yor ve bîçare devenin iyileşmesi için yalvarıp yakarıyordu.
Bir gün, kırlık bir bahçeye gitti. Devesi ne otluyordu, ne de bir yudum su içiyordu. Zavallı hayvan, ke­mikleri sayılacak kadar zayıflamıştı. Devenin bu hali, kadını büsbütün perişan etti. Bir kayanın üzerine oturdu ve ağlayıp yalvarmaya başladı.
“Yâ Rabbi! Bu deveciğe şifa ver. O benim yardımcımdır. Pek çok işimi görür. Benim ondan başka hiçbir şeyim yoktur.”
O sırada Sevgili Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)oradan geçiyordu. Kadının söylediklerini işitti. Onun böyle iki göz iki çeş­me ağladığını görünce sordu: “Ey Allâh’ın kulu! Neyin var? Neden böyle ağ­layıp dövünüyorsun?” Kadıncağız cevap verdi:“Niçin olacak?! Devem için. Devem benim her şeyim. Yükümü taşır, beni taşır ama hastalandı ve hastalıktan kurtulamıyor. Ben dua ediyorum ama Allâh dualarımı kabul etmiyor!”
Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)gülümsedi ve o yaşlı kadına söyle ce­vap verdi:“Dualarının kabul edilmesini istiyorsan, duana biraz da katran kat!”
Yaşlı kadın, Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ne demek istediğini önce anlamadı. Sonra düşündü ve öyle anladı. Hemen gitti, komşularından bir miktar katran aldı. Katranı, de­venin yaralarına bir güzel sürdü. Sonra da dua etme­ye devam etti.
Bir süre sonra katran devenin yaralarına iyi gel­meye başladı. Aradan çok bir vakit geçmemişti ki Al­lâh deveye şifa verdi. Hayvan tamamen iyileşti.
Bu olaya şahit olanlar ve sonradan duyanlar anla­dılar ki, bir hastalığın iyi olması için hem dua etmeli, hem de Allâh’ın bu yeryüzü eczanesinde yarattığı ilaçları bulup kullanmalıydı. Ne sadece dua, ne de sadece katran!
Şimdi benim işimdeki katran ne ola? Herkesin farklı imkanları var, kabiliyetleri var, çevresi var. İnternet gibi sanal âlemde yapılan savunmalar, verilen cevaplar çok iş görüyor. Buna gayret edin, bu iş günümüzün cihadıdır.
Biz Ehl-i Sünnet’in müdâfii olalım, şimdi bir de twiter diye bir şey çıktı. Bir komedyenin hesabına üye olanlar cumhurbaşkanının üyelerini geçmiş. Üçüncülük ise bilmem hangi fâhişede. Memleketin haline bak!
Biz Ehl-i Sünnet adına böyle bir hesap açıp milleti oraya yöneltsek ve en fazla üye sayısı olan 2 milyon küsuru geçsek nasıl olur? Çok faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu fakirin adı da bu işte sembolik yapılabilir, gençler bu işleri düşünün. Ben âli himmet bir kulum.
Bir kere Michael Jackson Türkiye’ye gelmişti de çok kalabalık toplanmıştı, ben de o sene mevlit ayında “Bir gavura bu kadar adam toplanırken biz Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vilâdetini kutlamaya daha kalabalık toplanmazsak yazıklar olsun bize” demiştim ve o sene mevlid gecesi Külliye’de o şarkıcının cemaatinden daha kalabalığı toplanmştı, iki köprü tıkanmıştı, ben dahi iki saat kıpırdamadan Fatih Köprüsü’nün üzerinde kalmıştım, Külliye’ye yanaştığımızda kalabalıktan iki vadi arası duman tütüyordu.
Onun için siz de bu twiter gibi şeyleri kullanın, bir hesaba herkesi yönlendirin. Ben de inşâallâh çıkınca sürekli bilgilendirme yaparak onu boş bırakmam, diğerlerini geçeriz inşâallâh.
Sonra Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık sitelerine başımdaki bu zulmün kalkmazı için edepli bir lisan ile taleplerinizi iletin. Mesela geçen Ahmet Davutoğlu, Büşra adındaki bir mahkumun terörist olmadığına dair şahitlikl yaptı, onu tanıyormuş, üniversiteden arkadaşıymış, normal karşıladım ama artık birileri de çıkıp bizim pezevenklik yapmayacağımıza pekala şahitlik edebilir, insan ticareti ve cinsel saldırı gibi âdî fillere bulaşmayacağımızı söyleyebilir. Sizin mailleriniz yetkililere bu açıklamaları yaptıracak kadar güçlüdür.
Allâh-u Te‛âlâ:
﴿وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ﴾
(Ey müminler!) Kuvvet olarak güç yetirmiş olduğunuz şeyleri hazırlayın” (Enfâl Sûresi:60’dan)buyururken Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu gücü belli bir silaha tahsis etmemiş, her zamanki mûcizevî ifadesiyle:
 «أَلَا إِنَّ الْقُوَّةَ الرَّمْيُ.»
“Uyanık olun! Şüphesiz ki kuvvet, atmaktır”buyurarak bize geniş bir ufuk açmıştır. “Atmak” câmiiyetli bir ifadedir, dünün ok, kurşun ve top atma kuvvetleri bugün mesaj atma, mail gönderme, twit atma şeklinde önümüze çıkmaktadır.
Görüldüğü üzere “Atma” mefhumu hiçbir zaman ve zeminde hakla bâtıl arasındaki bu mücadelenin dışında kalmamaktadır. Göreyim sizi, bu davanın hizmetçileri, mücahitleri, murâbıtları ve atıcıları olun. Rabbim hepimize çevrenizde büyük tesirler bırakabilme gücü ihsan eylesin. Âmîn!
Demek ki hem dua, hem davet, hem tebliğ, hem nusret, maddi ve manevi alanda tam destek içerisinde olacağız ki o zaman Rabbim bizi de yolunun yardımcılarından ve hakkın şahitlerinden yazacaktır.
3) Çok büyük sıkıntılar yaşadığım şu günlerde yüzümü en çok güldüren, gönlümü sevindiren ve bana dünyaların sahibi olmaktan daha sevgili gelen husus, kızımın hâfızlığını bitirerek bu âciz babasına inşâallâh cennette taç giydirmiş olmasıdır ki o tacın bir taşı bile dünya vemâ fîhâdan (içindekilerden) daha hayırlıdır.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«مَنْ حَفِظَ الْقُرْأٰنَ أُلْبِسَ وَالِدَاهُ تَاجًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ.»
 “Kim Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlerse, o kişinin anne ve babasına kıyamet gününde (kıymetini ancak Allâh-u Te‛âlâ’nın takdir edebileceği kadar değerli)bir tac giydirilir” hadîs-i şerîfinde çocuğu hâfız olan anne babaya kıyamet günü bir tac giydirileceği ve o tacın, güneşin sizden birinin evinin içinde olması halinde vereceği ziyâdan daha çok parlayacağını bizlere vaad etmiştir.
Biz anne babamıza bu tacı inşâallâh giydirmiştik, acaba bize de giydiren olur mu diye beklentiye girmiştik ki elhamdülillâh bu müjdeye de inşâallâh nâil olduk, imanlı ölebilirsek büyük şerefe vâsıl olduk. Rabbim benim diğer çocuklarıma da sizin çocuklarınıza da bu devleti nasîb-ü müyesser eylesin. Âmîn!
Hâfızıma kızımı da nazarlardan, kem gözlerden ve her türlü şerlerden muhafaza eylesin. Şimdi o, bütün üniversiteleri bitirseydi, Nobel ödülleri alsaydı âhirette onun da benim de elimize bir şey geçer miydi?! Ancak okullarda okurken işlediği günahların vebal ve nedâmeti elde kalırdı ama şimdi ne büyük derece elde etti, ne makam kazandı!
Allâh-u Te‛âlâve melekleri en çok Kur’ân-ı Kerîm’e değer verirler, onu okuyanı dinlerler, onu ezberleyene değer verirler. Nitekim Buhârî’de geçen bir rivayete göre Medîne’de evinde gece Kur’ân okumaya başlayan Üseyd ibni Hudayr (Radıyallâhu Anh) bu sırada avludaki atının bir şeyler görüp de ürkmüş gibi acayip sesler çıkarıp kişnemeye başladığını duyar.
“Bu ata neler oluyor?” diye okumayı kesip de dışarı çıkıp baktığında, evin her tarafında kanatlarını kısmış sakince dinleyen ışıktan kuşların hemen göklere yukarı uçuşup gittiğini görür. Sabah erkenden mescide giderken gördüklerini Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)Hazretleri’ne anlatır.
O zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “O göklere yukarı uçuşup giden nurdan parıltıların neler olduğunu biliyor musun Üseyd? Onlar evinde okuduğun Kur’ân’ı dinlemek için semadan inip gelen meleklerdi. Unutmayın, içinde Kur’ân okunan eve melekler dinleyici olarak gelirler. Eğer okumayı sabaha kadar sürdürseydin, onlar da sabaha kadar seni dinlemeyi sürdürürlerdi” buyurur.
Bildiğiniz üzere Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garîbullâh (Kuddise Sirruhû):
“Şerîat hâmili a‛lem zevâtı,   Dahi âlim olan fıkha zevâtı,
Kezâlik hâmili Furkān zevâtı,   Ziyade tâzim eyle bul necâtı.
Bu tâzimle azîz Hakk’a gidelim,   Cemâl-i bâ kemâli seyredelim”
beyitlerinde hoca olmasa bile sadece hâfız olanlara da ziyade tâzim ve hürmette bulunmayı kurtuluş sebebi olarak açıklamıştır.
Nakledildiğine göre huzuruna giren bir genci ayağa kalkarak karşılayan Hazreti Mevlânâ bununla da kalmaz, genci makamına çağırıp oturtur, kendisi de karşısına geçip iki dizi üzerine çökerek hürmetle dinler.
Çevredekiler Mevlânâ’nın makamını bir gence terk edip de karşısında hürmetle diz çöküşünü uygun bulmazlar da itiraz yollu sorarlar. Büyük insan, gence gösterdiği bu hürmetin sebebini şöyle açıklar:
“Bu genç Kur’ân’ı ezberlemiş bir hâfızdır. Kalbinde Kur’ân yazılıdır. Siz sokakta üzerinde Allâh yazılı bir kâğıdı görünce hemen hürmet göstererek eğilip alıyor, yüksek bir yere hürmetle koyuyorsunuz. Ben de kalbine Kur’ân’ın tamamı yazılı bir gence ayağa kalkıyor, hürmet gösteriyorum. Sizin hürmet gösterdiğiniz kâğıt üzerindeki yazıdan daha fazladır bu gencin kalbinde yazılı Kur’ân!”
Hazreti Mevlânâ sözlerini şöyle tamamlar: “Sadece ben değil Allâh da kelamını ezberleyerek amel eden hâfızlara büyük değer veriyor, cennetine almakla kalmıyor, akrabalarından cehenneme gidecek on kişiye de şefaat ederek kurtarma hakkı tanıyor. Yeter ki o hâfız ezberlediği Kur’ân’la amel etmede bir ihmale düşmesin.”
İşte 700 sene sonra bugün hâlâ bütün dünya milletleri Mevlânâ’yı yâd ediyorsa ve bu sevgi gün be gün artıyorsa o gün Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)nun, Kelâmullâh’a ve hâfızlarına gösterdiği hürmet nedeniyledir. Hürmet eden hürmet görür. Bizim gibi saygısızlar da ölmeden ölü gibi unutulur.
Şunu üzülerek ifade etmeliyim ki maalesef civarımda bulunan bunca memurdan namaz kılan bir iki kişi ancak gördüm, onlar da Kur’ân-ı Kerîm’i okuyamıyorlar. Memur olayım diye bunca sınava giren, 100-200 lira zamlı çalışayım diye hâlâ imtihan kazanmaya çalışan insan ebedî hayatı için neden hâlâ Rabbinin kitabını okuyup öğrenmez?! Anlamak mümkün değil!
Özellikle de memur milleti sadece âmirlerini dinler, maalesef günümüz insanı hakkı bâtıldan ayıracak furkan kabiliyetinden mahrumdurlar. Onların bu kötü halini İmâm-ı Gazâlî (Rahimehullâh)şu vecîzesiyle ne güzel açıklıyor:
“İlahları hevâ ve heves     Mâbudları emîrler (âmirler),
Kıbleleri para     Şerâitleri benlik (senlik davâsı),
Arzuları makam ve şehvet    İbadetleri zenginlere hizmet,
Zikirleri vesvese ve desîse     Hazineleri kurnazlık,
Düşünceleri meşrep menfaatlerinin îcab ettirdiği şekilde hilebazlık olan
bir gürûhun kalplerine, melekûtun sırları nasıl tecelli edebilir?!
Bunlar küfür karanlığını iman aydınlığından ne ile ayırt edecekler?!”   
Rabb-i Kerîmimiz bizleri bu hallere düşmekten muhafaza eylesin. Âmîn!
Mevlây-ı Müte‛âl cümlemize Hazreti Kur’ân’a karşı gereken ilgiyi, bilgiyi, saygı ve sevgiyi gösterebilmeyi nasip eylesin. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«إِنَّ هٰذَا الْقُرْأٰنَ شَافِعٌ مُشَفَّعٌ وَمَاحِلٌ مُصَدِّقٌ.»

No comments:

Post a Comment