Tuesday, July 17, 2012

insan çeşitleri

1- beşeri insan

- Sonra ona bir biçim verdi ve onun içine kendi ruhundan üfledi. (Secde-9)
Allah'ın içimize üflediği kendi ruhunun üzerinde, iki ayrı ağır yükü taşımaktayız. Bunlardan birincisi insan bedeni diğeride nefisdir. İşte beşeri insan bu üçünün karışımından meydana gelmiş, bir varlıktır.
Allah, neden insana kendi ruhundan bir parça vermiştir?
Bu temiz ruh ile birlikte, neden bir de nefis vermiştir?
Acaba bu beden ile nefsimizi öldürmemizi mi istemektedir?
Görüldüğü gibi Allah üzerimize iki zıtlığı birden vermiştir ki, hangi tarafa meğilleneceğimizi seyrellemektedir. Sonunda dönüş O'na olacağına göre, demek ki her can, er yada geç nefsini yenip, doğruyu bulacaktır. Bu süre zarfında deryaya karışamayanlara gelince, işte onlar da sorguya çekilecek olanlardır. Kıyamet, o güne kadar, ölmeden önce ölemeyenler, için elbette olacaktır.
Alevilikte insan, tanrının ruhunu taşıdığı için, kutsaldır. Çünkü o, içinde nefis barındırsa bile, aynı zamanda tanrının ruhundan bir parçada taşımaktadır.
- Alevinin kâbesi bu yüzden insandır.
- Alevinin camisi (Allah'ın evi) bu yüzden insanın kalbidir. Çünkü O, orayı mekan tutmuştur.
- Alevi bu yüzden insan kırmaktan, onu incitmekten korkmaktadır.
- Alevi bu yüzden ayrım gözetmeksizin insana değer vermektedir.
- Alevi bu yüzden insanı sevmektedir. Çünkü onu severek O'nu da sevmiş olmaktadır.
- Alevi bu yüzden Allah Muhammet Ali'nin yoluyla, insanlara hayat vermektedir.
- Alevi bu yüzden insana kıymamaktadır. Bilmektedir ki, bir insanın canına kıydığı zaman, tüm insanlığın canına kıymış olacaktır. Dünyadaki tüm kıyımların asıl sebebi de bundandır. Allah'ın içimize üflediği ruhun, nefsine (şeytana) uymuş insanlar tarafından, görülmek istenmemesinden kaynaklanmaktadır.

Bazen etrafımızda görmekteyiz; hayvanın hayvana yapmadığını, insanın insana yapmakta olduğunu. Durup sorarız kendimize; İnsan insana bunu nasıl yapabilir? diye. İşte bu beşeri insanın cahilliğinden, can gözünü açıpta kendinin ne olduğunu, ne taşıdığını, nerede olduğunu ve nereye gideceğini bilmediğinden kaynaklanmaktadır. İnsan şu kısacık ömründe üzerindeki bu hayvaniliği yok etmelidir ki, gerçekleri görebilirsin. Yok edemezse bilmelidir ki, o kendisini ele geçirecek ve yavaş yavaş insanlıktan çıkartıp, daha çok hayvanileştirecektir.
Sonuçta, beşeri insan dünya üzerinde vâr oldukça, kıyımlar ve kötü olarak nitelendirdiğimiz tüm olaylarda sürmeye devam edecektir. Bizler kötülük dolu bir toplumu, tek başımıza değiştiremeyeceğimize göre, bu toplum içinde, önce kendimizi değiştirmekten, dönüştürmekten işe başlamalıyız. Günlük zevklerin, hırsın, kinin, düşmanlığın, fesatlığın ve aklınıza gelebileck bin bir türlü şeytan oyununun, aslında tamamen sanallıktan meydana geldiğini, gözümüzle gördüğümüz, elimizle dokunduğumuz gibi olmadığını bir an önce anlamamız gerekir. İlk Matrix filmi bu yüzden güzeldir. Dünya hayatımızda 5 duyumuzla algıladığımız her şey, sadece sinyallerden ve o sinyallerin beynimizde yorumlanmasından ibarettir. Bizler hayatımızı tamamen bu sinyallere göre yönetmekteyiz. Yani özgür değiliz. Gerçekte sinyallerin kölesiyiz. Ben köle değilim diyorsanız, elinize ufacık bir iğne batırın ve bakın ne oluyor.
Karnımız acıktığı zaman yemek yeriz. Allah Kuran'da herkesin rızkını verdiğini söylüyor. Yani hiçbir şey yapmasakta bir şekilde ömrümüzün sonuna kadar, yiyeceğimiz bize sağlanacaktır, deniliyor. Ama bunun yanında çalışmamız ve rızkımızı kolay kazanılabilir hale getirmemizde, öğütleniyor bizlere. Yani çalışın deniliyor. Çalışmak ibadettendir deniliyor. Sebebi ise, çalışan insanın, şeytanın vesfeselerinden uzak duracağıdır. Bu şekilde rızkımızı helal kazanmamız ve helal yememiz bize söyleniyor. Zaten kimse rızkından fazlasını yiyemez de, götüremez de. İnsanların çoğu rızkından artırdığını, Allah'a güvensizliğinden midir bilinmez, gelecek için saklamaktadır. Geleceği için para biriktirenler, acaba kendileri için mi biriktirmektedirler? Yoksa, yarın öldüklerinde birikimlerini yiyecek başkaları için mi? O yiyecek kişiler acaba kaç kez bırakanları hatırlayacaklar. Bunlar çok iyi düşünülmesi ve yorumlanması gereken konulardır. Dünya bu tip örneklerle doludur. Kaç kral geldi geçti, hepsi toprak oldu. İnsanlar rızkından artan fazlalıkları, ihtiyaç sahibi insanlara dağıtmaktan, yarın aç kalabilirim korkusuyla vazgeçmektedirler. Bu olay, insan nefsinin, kendisi üzerindeki hakimiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden; insan nefsinin köleliğinden bir an önce kurtulmalı, gerçekten hür olmalıdır ki, sağlıklı düşünüp, sağlıklı kararlar verebilsin. Bunun tek yolu ise nefsi yok etmekten geçmektedir. Nefis şeytanın, insanın içindeki evidir. Kalp te Hakk'ın insan içindeki evidir. Ev sahibide sizsiniz. Kiracılarınızı iyi seçinki yarın pişman olmayın. Acaba "ev alma, komşu al" demekle bu kasdedilmiş olabilir mi? İşte bizler kalbini Hakk'a vermiş, nefsini yok etmiş ve 5 duyusunun üzerinde hakimiyet kurmadığı, hür olan bu insanlara, Kâmil İnsanlar demekteyiz.

Gelin canlar, can gözlerimizi bir an önce açalım ve gerçekleri görelim. Şayet karşımıza çıkan tüm insanlardaki, Allah'ın içimize üflemiş olduğu bu temiz ruhunu görebilirsek, kolay kolay yoldan çıkmayız. Kimsenin kalbini kırmayız. Hırsızlık yapmayız. Eziyet etmeyiz. Kul hakkı yemeyiz, vesaire vesaire... Vay haline ki, insan bedeninde Allah'ın ne işi var diyenlere. Siz güneşi kalbinize sokmamaya, böylece aydınlığı sokmadığınız gönlünüzde, karanlığa mahkum yaşamaya devam edin.
(KULNET - 070327)

2- kâmil insan

İçindeki nefsi öğrendiği ilimle, yoketmeyi başaran, can gözünü açan, gerçek sandığı herşeyin sanal olduğunu gören, Allah dostu, üstün insanlara, Kâmil insan (İnsan-ı Kâmil) denmektedir.
Bu insanlar aynı zamanda "Yaşayan Kuran" 'dırlar. Ağızlarından dökülen sözcükler, Allah'ın Kelamıdır. O yüzden onlara ve öğütlerine riayet edilmelidir. Söyledikleri yok sayılmamalıdır. Bu Allah'a şirktir. Geçmişte nice Kâmil insanlar, sırf ağızlarından doğru sözden başka bir söz çıkmadığı için katledilmişlerdir. Allah bizleride onlar gibi doğruluktan, hak'tan ayırmasın.
Şimdi birazda Kâmil insan nasıl olunur? dan kısaca bahsedelim.
Kamil insan olmanın ilk adımı önce ikrar vermekten geçer. Bu "söz vermek" demektir. Aynı zamanda yola inanmak, mürşide bağlanmak anlamına gelmekte ve doğruluktan asla çıkmayacağına, can dostların önünde (ikrar ceminde) biatta bulunmaktır. Bu herkesin kolayca verebileceği bir karar değildir. Ancak beşeri insanken, can gözüyle görmek isteğiyle "tamam ben inandım" diyenler, bu kararı alabilmektedir. Bu arada kısaca belirtelim, can gözüyle görmeden "Allah'a inandım" demek, sadece dilden çıkan, Allah katında değeri olmayan, içinde biraz da ticari kaygılar (cennet-cehennem, sevap-günah) taşıyan bir sözdür.
Kullar ki, şöyle derler: "Ey Rabbimiz, kuşkusuz olarak sana inandık. Bağışla günahlarımızı, ateş azabından koru bizi!"  (Ali İmran - 16)
Asla kalpten söylenmemiştir ve böyle insanlar "ben iman ettim, İslam oldum, müslüman oldum, inançlı gideceğim, çok şükür ki müslüman öleceğim" diyerek sadece kendilerini kandırmaktadırlar (Saf, temiz olanlar hariç). İnanmak daha farklı, daha bağlayıcı, elini, taşın altına koymanı gerektirecek, üzerine ağır bir yük yükleyecek bir olaydır. "İnandım" sözü bir kere ağızdan çıktımı, bir daha elini eteğini haramdan çekmeyi gerektirecek, "tövbe ettim" kelimesinin altına sığınıpta, utancından bağışlanma dileyemiyeceğin ağır bir yaptırım taşır.
Kullar ki, sabredenlerdir, özü-sözü doğru olanlardır, ilahî huzurda duranlardır, nimet ve imkânlardan başkalarını yararlandıranlardır; seherlerde, bağışlanmak için yakaranlardır.  (Ali İmran - 17)
Allah gönüllerde yatanı çok iyi bilmektedir. Hakk'a ulaşmak için temiz olmak gerekir. Beşeri insanın kalbi ise, nefsini yenemediği müddetçe, onun kölesidir ve potansiyel kirlilik riskiyle karşı karşıyadır. Allah hepimizi doğru yolda ilerletsin.
Kamil İnsan konumuza şimdilik bir nokta koyarken, Herkesin toprak olmadan önce, elinde imkanı varken nefsini öldürmesi dileğiyle...

No comments:

Post a Comment