Tuesday, July 17, 2012

kuran'da ki varoluş

kuran'da ki varoluş

- Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan Bedî' O'dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi ona sadece "Ol!" der. Artık o, oluverir. (Bakara-117)
Yüce Allah, Kuranı Kerim kitabıyla biz kullarına yaratma gücünü ‘OL’ kelimesiyle tarif ediyor. Yaratmak istediği, var etmek istediği bir şeye ‘OL’ demesinden sonra hemen oluverdiğini belirtiyor.
- Allah'tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. (Secde-4)

- Bir günde ki, süresi, sizin saymakta olduğunuz günlerden bin yıla denktir. (Secde-5)

Bu 2 ayetten anladığımız kadarı ile Allah’ın gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi 6 günde yarattığı ve onun katında 1 günün dünya zamanı ile 1000 yıla eşit olduğudur. Buradan basit bir hesap yaparsak gezegenler, dünya, evren, canlı ve cansız tüm varlıklar 6000 yılda yaratılmıştır.
Bu ayetlerden çıkan diğer bir sonuçta, bize çok uzun gibi gelen dünya hayatımızın, aslında Allah katında çok kısa bir zaman dilimi olduğudur. Biz ölenlerimizin arkasından feryatlar edip ağlarken, onlar o mekana gider gitmez, saniyeler içinde, peşlerinden birer birer bizlerin geldiğini görmektedirler. (KULNET - 070327)

bir alevi söylencesinde varoluş

Halık-ı âlem Tanrı kudretini âşikâr kılmak diledi.
Yüksek, alçak, sağ, sol, doğu, batı, kuzey, güney, yer, gök, güneş, ay, yıldızlar, yıl, gün, bütün bunları dileyince, kemal-i kereminden ve lütfu inayetinden bir şeyil deniz yarattı.
Sonra o denize bakıverdi. Deniz dalgalandı, coştu ve bir cevheri dışarıya düşürdü.
Yüce Tanrı, bu cevheri aldı. İkiye böldü. Parçalardan biri yeşil, biri ak iki nur (ışık) oldu. Yeşil nur, Muhammed Mustafa'nın, ak nur da Murtaza Ali'nin nuru oldu... Bu nurlar, bütün nurların en ilki idi. Sonunda Allah bu iki nurdan da, yedi kat yeri ve yedi kat gökleri yarattı. Yeşil nurdan gökleri, güneşi, ayı yıldızları ve tüm melekleri yarattı. Ak nurdan yerleri, bitkileri ve hayvanları, yer altındaki denizleri yarattı. Ateşi, suyu, rüzgarı da yarattı. Bu nedenle Hz.Ali’nin adına EBU TÜRAB (Toprağın babası) derler ve Hz.Ali, bu lakaptan gayet hoşlandırdı ve yedi sayvan da zuhura geldi ve yedi kat gök Muhammed Mustafa‘nın nurundan yeşil oldu. Yerde biten tüm bitkilerin rengi bundan dolayı yeşildir. Üstad-kar’lık mürteza Ali‘dendir.
Sonra muallakta (havada) yeşil kubbe misali bir kandil asılı durmaktaydı. Allah, bu nurları, bu yeşil kubbe misali asılı olan kandile koydu. Sonra yüce Tanrı, bir melek yarattı ve adını Cebrail koydu.
Ona sordu: “Sen kimsin, ben kimim?”
Melek dediki: “Sen sensin, ben de benim!”
Bunun üzerine Allah, ona kahreyledi. Bir ateş gibi yaktı...
Hak Teala, daha sonra beş melek yarattı. Onlara da aynı soruyu sordu. Aynı cevabı alınca, hepsini yakıp yok etti.
Aradan altı bin yıl geçti. Bir melek daha yarattı. Bu meleğin de ismini Cebrail koydu. Gene sorusunu tekrarladı:
“Sen kimsin, ben kimim?”
Cebrail cevap veremeyince, “Uç” diye emrolundu. Altı bin yıl gezdi. Bin yıl uçtu. Sonra gene Tanrı'nın huzuruna geldi. Hak Teala gene sordu:
“Sen kimsin? Ben kimim?”
Cebrail gene cevap veremedi. Tekrar emrolundu; uçtu altı bin yıl, seyreyledi. Fakat artık aciz kalmış, düşmeli olmuştu.
Hak Teala, o zaman inayetiyle, meleğin batın (içteki) gözünü açtı.
Melek, o zaman kudret kandilini gördü. Ona kondu. Fakat kapısını bulamadı. Niyaza vardı. Niyazbend oldu. Bir kapı açılıverdi. Hemen içeriye girdi.
İki nur gördü ki, bir vücut olmuş, biri ak, biri yeşil.
Ak nur seslendi: “Ey Cebrail! Var buradan yüce Tanrı'ya git. Sana sual etse gerek. Sorarsa, şöyle cevap ver: 'Sen Hak’sın, ben mahlukum' de!”
Melek gitti, Hak Teala, meleğine hitap etti: “Sen kimsin, ben kimim?”
Cebrail, “Sen Hak’sın, ben mahlukum” (Sen yaratansın, ben yaratılanım) diye cevap verince Tanrı, seslendi:
“Rahmet üstadına ve pirine!”
Pir Muhammed Mustafa'dır, üstat da Aliyyül-Murtaza'dır. Cebrail'in üstadı Murtaza Ali'dir. Mürşit, üstat Ali ve pir, Muhammed’dir...
Yüce Tanrı daha sonra dört melek yarattı. Biri Mikail, biri İsrafil, biri Azrail, biri de Azazil'di. Dördü, Cebrail'i bilmiyorlardı. Evvela birbirlerine, sonra Cebrail'e sordular:
“Sen kimsin, ben kimim?”
Cebrail, eyitti. “Bir mahluksunuz, ben de bir mahlukum” dedi.
Mikail, İsrafil, Azrail inandı. Fakat Azazil inanmadı.
Bunun üzerine Cebrail, “Geliniz göstereyim” dedi. Hep birlikte Cebrail'i takip ettiler. Zahiri, batını nurla dolu beyaz, dönen kubbe misali, asılı bir kandil gördüler. Yedi kapısı vardı. Fakat kapıları açılmadı.
Cebrail dedidi: “Ya Rab! Ne hal oldu?”
“Kandilin her kapısına bin bir gün hizmet etsinler” diye emir geldi.
Azazil de bin bir gün ibadet etti.
Nihayet kapı açıldı. İçeriye girdi. Bir vücut olmuş iki nur gördü. Tam bu esnada bir ses işitildi:
“O nura secde et!”
Azazil dedi ki: “Bu da yaratılmış bir vücut!”
Secde etmedi. Üstüne tükürdü. Benlik yurduna oturdu. O tükürükten bir tevkil nesne bitti. Bu bir tavktı ki, nihayet şeytanın boynuna geçti. İşte şeytanın Âdem'e düşmanlığı buradan başlar.
Melekler, levh, kalem, arş, cennet, cehennem, gökler ve arzın hilkatinden üç yüz yirmi dört bin yıl önce Tanrı, kudret eliyle kendi ışığının güzelliğinden bir avuç nur yarattı. İşte bu nur, Muhammet ve Ali'nin nurudur, o nurdan Muhammet ve Ali yaratıldı.
Sonra, Allah, “Bana secde eyleyin” diye emreyledi. Dünya yıllarıyla yüz yirmi dört bin yıl, secde emrinde, Hakka hizmet ettiler.
Sonra, zahiri ve batını nur ile dolu Muhammet ve Ali'nin pırıltısından bir inci yaratıldı ki, Muhammet ve Ali'nin nuru burada karar kıldı. Bu âleme “Âlem-i Umman” derler.
Bu Âlem-i Umman'da henüz Cebrail ve sair melekler yaratılmadan önce, biri diğerinin üzerinde yetmiş bin şehir halk olundu. Her birinin genişliği, dünyanın yetmiş misli büyüklüğünde idi. Her birine yetmiş bin mahluk yerleştirilmişti ki, bunlar melekler, insan ve cinden başka mahluklardı. Hak Teala “Olun” buyurmuş, o anda cümlesi halk olunuvermişti!
Bu mahlukların her biri yetmiş bin yıl ömür sürüyor, yedi farz, üç sünnet üzere Hakkı birleyen, Hakka ibadet ve taatle meşgul oluyorlardı. Fakat bir zaman sonra içlerinden yol düşmanı, çirkin kokulu, sufi siyahında birkaçı, Hakkın emrine karşı gelip isyan etti. Allah'ın emrini kırdı. Muhammet ve Ali erkânından ayrıldı. Hak Teala da kahrıyle o şehirleri birbirine vurup parça parça etti. İçindeki mahluklarla birlikte bir anda yok ediverdi.
Aradan zaman geçti. Hak gene bir tür yaratık halk etti. Yine Âlem-i Umman'da seksen bin şehir yarattı. Fakat bu şehirler evvelkilere nazaran biraz küçüktü. Her biri on bu dünya denli idi. Bütün bu şehirleri, kudret ve kuvvetiyle, hardal taneleri gibi, bir cins hububatla doldurdu. Ve akabinde bir yeşil kuş halk etti. Ve bu kuşa o tanelerden yılda bir tane gıda takdir eyledi.
Bu mübarek kuş, şehirlerin etrafında uçar, yılda bir tane yemek suretiyle kanaat ederdi.
Âkıbet, bütün şehirlerin tanaleri tükendi. Artık yiyecek bir şey kalmamıştı. Kuşun ruhu vücudundan uçup gidince, Yüce Tanrı gene coştu. Kendi zatına tanıklık edecek insan biçiminde yüz yirmi bin latif yaratık halk etti. Bunların hepsi insanın atası Âdem'den gayri ve meleklerden evveldir. Fakat bunları birden değil de, birer birer halk etti. Ve her birine seksen bin yıl ömür verdi. Böylece bu mahluklar da bir bir gelip geçti, yok oldu.
Gene âlemde yalnız Muhammet ve Ali'nin nuru kaldı.
Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılır ki, Alevi düşüncesinde, Muhammet ve Ali nuru, ebedidir. Bu durum, Yunus Emre'den günümüze değin bütün Alevi ozanların şiirlerine yansımıştır.
…………………
Zaten bunun böyle olduğunu Hz.Muhammet, Ali’yi göstererek şu şekilde belirtmiştir. “Lahmike lahmi, demmike demmi, ruhike ruhi, cismike cismi” dedi. Yani, “Eti benim etim, kanı benim kanım, ruhu benim ruhum, cismi benim cismimdir.”
Âdem'den Hatemülenbiya'ya (son uyarıcıya) gelinceye değin, yol-erkân yok idi. Muhammed Mustafa ve Aliyyel Murtaza cümleye rahmet geldiler, dini zahir eylediler. Erkân koydular. Şeriat zahir oldu. Tarikat ve hakikat sırroldu. Şeriat Muhammet'in oldu. Tarikat ve hakikat Ali'nin şanına geldi. Bu anlatılan öykünün tümü söylenceden oluşmaz. Gerçekle gerçeküstü iç içe girmiş ve bu yolla Alevi felsefesinin temellerinden birisi atılmıştır. Dikkat edilecek olursa, burada, temel olan insandır... İslami motifle yoğrulan bir felsefenin şeriat anlayışı ve katılıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu söylenceyi, bir masal gibi değerlendirmek yerine, bunun içine yerleştirilen Alevi inancını anlamaya çalışırsak, Aleviliğin sırlarından birisini çözmüş oluruz.

kuran'da ki tekrarlayan varoluş

- Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız. (Bakara-154)
- Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü diriden çıkarırsın (Ali İmran-27)
- Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra O'na döndürülecekler. (Enam-36)
- Sor: Kim çıkarıyor ölüden diriyi ve kim çıkarıyor diriden ölüyü? Kim çekip çeviriyor iş ve oluşu?" Hemen, "Allah!" diyecekler. De ki: "Hâlâ kendinize gelmiyor musunuz?" (Yunus-31)
- Sen, "Kuşkusuz, sizler ölümden sonra diriltileceksiniz!" dediğinde, küfre batanlar hemen ve kesinlikle şöyle derler: "Bu apaçık bir büyüden başka şey değildir." (Hud-7)
- Dediler ki: "Biz, bir yığın kemik olduğumuz, un-ufak hale geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz o zaman mı yeni bir yaratılışla diriltileceğiz." (İsra-49)
De ki: "İster taş olun ister demir!" (İsra-50)

- De ki: "Her kim sapıklıkta ise Rahman ona iyice süre versin. Nihayet, kendilerine vaat edileni, azabı veya kıyametin kopuşunu gördüklerinde mekânca daha kötü, taraflarca daha zayıf olanın kim olduğunu bilecekler."(Meryem-75)
- Yoksa yerden bazı ilahlar edindiler de topraktan çıkarıp diriltme işini onlar mı yapacak? (Enbiya-21)
- Ey insanlar! Ölümden sonra dirilme konusunda kuşku içinde olabilirsiniz. Ama şu bir gerçek ki, biz sizi bir topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan/döllenmiş bir karışımdan, sonra ne olduğu kısmen belirli, kısmen belirsiz bir et parçasından yarattık ki, size açık-seçik beyanda bulunalım. Ve sizi rahimlerde, belirlenen bir süreye kadar dilediğimiz şekilde bekletiyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz. Daha sonra da tam kuvvetinize ulaşmanızı sağlıyoruz. Bununla birlikte içinizden bir kısmı öldürülüyor, yine içinizden bir kısmı ilimden sonra bir şey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor. Yeryüzünü de sönmüş kül halinde görürsün. Nihayet onun üzerine suyu indirdiğimizde titrer, kabarır ve her güzel/bereketli çiftten bir şeyler bitirir. (Hacc-5)
- Bu böyledir, çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltiyor ve O, herşey üzerinde kudretiyle egemendir. (Hacc-6)
- Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.(Muminun-12)
- Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O'na döndürülürsünüz. (Rum-11)
- Diriyi ölüden çıkarır O, ölüyü diriden çıkarır. Ölümünün ardından toprağa hayat verir. Siz de işte böyle çıkarılacaksınız. . (Rum-19)
- Onun ayetlerinden biri de sizi, topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra siz bir insan türü oldunuz, her tarafa yayılıyorsunuz. . (Rum-20)
- Allah'tır ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır. Sonra sizi öldürüyor, sonra diriltiyor. (Rum-40)
- Hiç kuşkusuz, son varış Rabbinedir. (Necm-42)
- Bir spermden! Yarattı onu, ölçülendirip biçimlendirdi onu. (Abese-19)
Sonra, yolu kolaylaştırdı ona,
Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu onu.
Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. (Abese-20-21-22)

- Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız. (Taha-55)
- Yoksa yaratmaya başlayıp sonra tekrar tekrar yaratan ve sizi gözeten ve yerden rızıklandıran mı hayırlı? (Neml-64)
- "O ki, sizi halden hale/evreden evreye geçirerek yarattı." (Nuh-14)
"Ve Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi."
"Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor." (Nuh-17-18)

"Ve gerçekten biz, halden hale geçerek Rabbimize mutlaka döneceğiz." (Zuhruf-14)

devr (varoluş) felsefesi

Derleyen: Hıdır Yergezen 1-VARLIK DAİRESİNİN EN ÜST AŞAMASINDAN, AŞAĞIYA DOĞRU İNİŞ;
a) Başlangıç
- Aklı evvel *10* (İlk akıl)
- Ukulu tisa *25* (Akıllar)
- Nüfusu tisa  *50* (Şekiller)
- Felek-i azam  *100* (En üst gök katı)
b) Burçlar
- Zuhal *150* (Satürn )
- Müsteri  *175* (Jüpiter)
- Merih  *200* (Merih)
- Şems *325* (Güneş)
- Utarit *350* (Merkür)
- Kamer *375* (Ay)
c) Karşıtlar
- Keyfiyatı hararet *400* (Sıcaklık)
- Burudet *425* (Kuruluk)
- Rutubet *450* (Islaklık)
- Yubuset *475* (Soğukluk)
d) Ana elementler (Anaşir-i Erbaa)
- Kürei nar *500* (Ateş)
- Kürei bad *525* (Hava)
- Kürei ma *550* (Su)
- Kürei hak *575* (Toprak)
2-VARLIK DAİRESİNİN EN ALTI (Kavs-i Nuzul - Yükselen Eğrinin Başlangıcı)
a) Mahlukat
- Cevheri Mercan *600* (Su’daki Mercan Özü)
- Maaden Ahcar *650* (Taş Madeni)
- Maaden Mukantere *700* (---)
- Tayri Lezec *750* (Emir – Yatmak)
b) Nebatat (Bitki)
- Nebatat bitohum *800* (Bitki Tohumu)
- Ascari Musmüre *900* (Meyve veren)
- Nahilli hurma  *1000* (Hurma)
c) Hayvanat
- Envai hayvanat *1500* (Yürüyen böcek, hayvan)
- Nesnas Maymun *1750* (Maymun)
- Mertebi İnsan  *2000* (Beşeri Nefisli İnsan)
3- VAROLUŞ DAİRESİNİN SON AŞAMASI (Yükseliş)
- İnsan-ı Kamil *4000* (Ermiş, Olmuş, Pişmiş İnsan)
- Hakka ulaşmak *8000*
Varlık yaratandan taşan bir nur’dur, ışıktır. Mutlak varlıktan çıkan bu ışık akıllar aracılığı ile maddenin dört öğesine (toprak, su, hava, ateş) değin inerek varlık dairesi yada varoluş çemberinin aşağı doğru inen ilk yarısını oluşturur. Buna alçalan eğri (devre-i fersiye, kavs-i nuzul) denir.

Hamdullah-i deyişi
Alıntı:

Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hak ile birlikte yektaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasfirini nakkaş idim ben

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm
Hayrül beşer ile dünyaya geldim
Adem ile bile bir yaş idim ben

Bu deyişte anlatılmak istenilen;
Dünyaya gelirken izlediği yol haritası hayrül beşer diye bilinen ayın üç şekli, (yarım ay, dolunay, hilal ay), güneş ve zöhre yıldızıdır, gelişen tarihide ademle aynı yaş olduğu çağdaş zamandır.
Anasır-ı erbaa; toprak, hava, ateş, su (hak, bad, nar, ab) demektir. Anasırdan bir libasa bürünmek de bu dört ana elementten bir elbise giyinmektir. Yani devr felsefesindeki aşağıya inişin kademeleri anlatılmaktadır.

Böylece en aşağıya inen varlık, çeşitli biçimlerde tecelli ederek yaratılmışların en onurlusu olan insana döner ve derece derece yükselip Yaratıcıya vararak varlık dairesi yada varoluş çemberinin yükselen ikinci yarısını oluşturur. Buna yükselen eğri (devre-i arşiye veya kavs-i nuzul) denir.
Devir sözcüğü dönmek dolanmak, bir şeyin kendi çevresinde dönmesi yada yörüngesi üzerinde dolanması zaman, çağ anlamlarına gelir. Tasavvufta devir terimi insanin yaradılışı konusunda geliştirilen kuramın adıdır. Mutasavvıflara göre insan evrenin özüdür, evrenden süzülmüştür. Var olan alemlerin en alt basamağındaki madde alemine düşen varlık önce (su, ateş, hava veya toprak) sonra mahlukat (bitki, hayvan ve beşeri insan) olarak görülür. Ama devir burada bitmez, insan belirli aşamalardan geçerek insan-i kamil olur. Sonrada kendi varlığından geçerek yokluk içinde varlığı bulur. Yani tanrısal öze ulaşır. Kısacası yine aslına yani başlangıç noktasına ulaşır.

Devr (varoluş) felsefesi nefeslerde, deyişlerde  tenasüh inancına bağlı olarak işlenir. Devr inancını konu edinen deyişlere devriye denir. Devriyeler, destan, koşma, nefes, ilahi biçiminde yazılmış olabileceği gibi işlenen konu açısından da kümelendirilebilir. Devriye şiirlerinde konu karmaşık ve egemen dünya görüşüyle çatıştığı için bu alanda örnek sayısı çok azdır.

Bunların en iyi örneklerini,
Yunus Emre Divani, bütün şiirleri sayfa 110 şiir no 156 (78 mısradan oluşan üç sayfalık) bölüm, Yazar, Faruk Timurtaş Kültür Bakanlığı yayınları: 380 1000 temel Eser serisi: 72 Ank.1980.
Edip Harabi’den (Vahdetname), Hamdullah Siiri’den (Cihan var olmadan ketmi ademde), Gufrani’den (Katre idim ummanlara karistim),
Nesimi’den
Alıntı:

Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim şimdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim.


Tenasüh deyimi ise ruh göçüdür. Ruhun bir cisimden başka bir cisme geçme inancını dile getirir. Tenasühe inananlarca ruh ölümsüzdür. (Bu can tende konuktur) vb... sözler, bunu anlatmaktadır. Beden ölümlüdür çünkü ruh (öz) bedenden bedene nüfuz ederek varlığını sürdürür. Alevi Bektaşi ozanlarının nefeslerinde temelde anlatılmak istenende budur.
Gufrani (Devriye)
Alıntı:

Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir!
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir!

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Altı anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir!

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakır
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kim bilir!

Bazen nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa cenneti alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kim bilir!

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kim bilir!

Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örtü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kim bilir!

Gufrani’yim tarikatım boş değil
İyi bil ki kara bağrım taş değil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kim bilir!

VAROLUŞ ÇEMBERİ
Arştaki bir kandilden yani nur’dan başlatılmaktadır. Buda ilk akıl ile serüvenine başlamıştır. Kademe kademe dolaşmaktadır. Işık inancı bütün Alevi ozanlarınca dile getirilirken gökler ve yer arasında her ne var ise bu kaynaktan hayat bulmaktadır. Işık önsüz ve sonsuzdur. Hak’tır, Delil’dir. Çerağı’dır. Fitil’dir. Ocak’tır. Alev’dir. Hem sembol olarak yaşatılır hem gerçek olarak kutsanır. Karanlığın karşıtıdır. Hem doğa olarak aydınlıktır, hem düşünce olarak aydınlıktır. Zifiri karanlığın bile karanlığını bir ufacık mum ışığı bozup aydınlatabilir. Işık, Alevi inancında gerçek’tir, Hakikat’tir, işte o yüzden cemlerde önce uyandırılır, sonra sırlanır. (Oniki hizmetten delilci hizmeti,) “Delil, sırlandıktan sonra (süpürgeci hizmeti) ile devam ettirilir. Üç defa postun önü ritüel olarak, Nur ola sır ola, nur ola sır ola, nur ola sır ola“ denilip süpürülür. Geçmiş tarihlerde cem ayinlerinde mum yakılmıyordu çıra ve benzeri kolayca yanıp aydınlatan odunlar seçiliyordu. Süpürülende ateşin külleridir. (Sırrı kal eyleyen ser’den gelmek) ateşin külünün izah edilişidir. Odun kömürü sonradan tekrar yakılarak ateşe çevrilebilir. İşte bu yüzden ozanlarımızca dile getirilen (sırrı kal eyleyen ser) kömür ve külleridir. H.Bektaşi Veli’nin hırka dağındaki ateşin küllerini savurması da yaşamın başlangıcı olan ateşin, nur’un, ışığın, evrenin özüyle, özdeşleşmesi için doğaya savrulmasıdır. Yaşam karbon elementiyle başlamıştır. Hırka dağı ise eski bir sönmüş yanardağ’dır.

Bilim adamları 19.yy. ‘da varoluş fosillerini araştırırken yaşamın karbon la başladığını buldular. Yaşam kimyasal değişimler gösteren tabiata bağlı olarak organik oluşumların tamamlanması ile karbon gazının kimyasal bileşimlerinden oluşmuştur.
KARBON
- Havada, karbondioksit halinde;
- Deniz ve tatlı sularda, bikarbonat ve karbondioksit halinde;
- Yerde karbon, kömür, doğal gaz, petrol veya kireçtaşı halinde;
- Bütün canlılarda ise, ana yapı maddesi olarak bulunur.
IŞIK (SUDUR) FELSEFESİ
İlk ışık kademesi olan hak’tan, hemen her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen ilk akla (akl-i evvel) denilir. Böylece çevrimin kutsal kökenden (alem-i gayb) duyularla algılanabilir, bilgiyle ulaşılabilir, dünyaya (alem-i suhud) alçalan eğri’sinin dönüşümü başlamış olur.

Yaratıcı, Hak olup potansiyel kazandıktan sonra “dönüşümler“ geçirerek, yani kendine “yabancılaşarak“ kendinden daha az şeyler içeren, daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alarak, doğal element’e saf cevher’e değin iner. Böylece inançta “varoluş çemberi“ olarak algılanan çevrim’in, kutsal köken’den çıkıp görünür evrene doğru inen alçalan evresinin son durağında hareketi tamamlamış olur.
Varoluş çemberi’nin bu ilk yarısı tümüyle bir inanç ürünüdür. Gönül bilgisi’yle (sezgisel akil)’la ulaşılan, batini bilince öncelik verilerek açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan, nesnel dünyaya göre “değişmez, kalıcı ve ebedi“ bulunan bu idealist düşünce “Metafizik aydınlanma“ ‘nın doğadan önce var olan ve diyalektik (bilimsel) yöntemle gelişerek “doğalaşan“ ve insan bilincinde kendini bulan “mutlak düşünce“ ‘sinden başka bir şey değildir.
Önce “mutlak bir düşünce“ vardı, her şey bu mutlak düşünceden oluştu, diyen metafizik aydınlanmacılarla önce “mutlak hiçlik“ te bir Yaratıcı vardı, her şey O’nun kendine yabancılaşması“yla , yani diyalektik “dönüşüme“ uğramasıyla “görünür gerçekler“ durumuna geldi diyen ;
Anadolu alevi inancı, tam bir örtüşme gösterir.

Edip Harabi
Alıntı:

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik
Hakk’a hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık misafir eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiç bir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik


DEVR'in İKİNCİ YARISI;

Hak’tan en uzak nokta olarak beliren doğal element, saf cevher’den çıkıp yabancılaşmadan uzaklaşacak her adımda daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçiren yükselen eğrinin (kavs-i uruc) hareketi ile baslar.

Işık felsefesinde, inançtan nesneye inilmesiyle birlikte, “Yaratıcı’nın yaratıcılığı sona erer“. Varoluş çemberi’nin yükselen eğrisi’nin hareketi bütünüyle “materyalizm zemininde maddeci düşünce üzerinde yürür. Nesnel-toplumsal evren Tanrısal özün görünüşe çıkan bir “yaratışı“ olarak algılanmasına karşın; gerçekte bir öncel yaratıcıdan başka bir şey değildir.

Yabancılaşmanın son noktası en az tanrı olan şey’in nesnelleşmesi olduğu için doğal element/saf cevher yada bunun aklı, ruhu, Yaratıcı’nın da yaratıcılığını yapamayacağı bir ışık (sudur) aşamasını simgeler.

Bu noktada ilkçağ Aydınlanmacılığı’nın canlı-cansız doğanın kurucu ilkeleri olarak öne çıkardığı “toprak, su, hava, ateş“ nesneleri yakalanır ve idealizmden, materyalizme kırılan, Yaratıcının bilgisi, yönlendirilmesi dışında kendi yasaları, kuralları içinde adım adım yabancılaşmadan uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

Varoluş çemberi’nde “yükselen eğri“nin dönüşümleri giderek soyuttan somuta evrimleşir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve çember yayını izleyen hareketin soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde dokuz ruh, dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak Atlas, Burçlar, Zühal, Müsteri, Merih, Zühre, Utarit, Güneş, Ay biçiminde somutlaşır. Bu dokuz gök katından özelde nesnel süreci, yaşamı önceleyen ve karşıtlıklar biçiminde varlığını gösteren (zıtların birliği) nitelikler olarak “sıcaklık-soğukluk“, “kuruluk- yaşlık“ vb. Öğeler belirir.

Burada Çin, Hint, İran, Yunan-Anadolu düşüncelerinin bir bileşimi biçiminde evrimleşen “İlkçağ Aydınlanma“ felsefesinin bire bir izlerini görürüz. Görünen sonsuz çeşitliliğin kuru-yaş, aydınlık-karanlık, sıcaklık-soğukluk, boşluk-doluluk, artı-eksi vb. karşıt güçler taşıdığı; gelişmenin, değişmenin “itici“ gücünün bu olduğu sezisi ışık felsefesinde önemli yer tutar. “Tanrı-Doğa-İnsan“ (Varlık birliği-Vahdeti Mevcut) kutsal üçlemesini, “tez-antitez,sentez“ biçiminde besleyen de bu yaklaşımdır.

Önsüz, sonsuz olarak algılanan bu öğe ve niteliklerin ilişkisinden “üç alem“ yani “cansızlar alemi“, “bitkiler alemi“, “hayvanlar alemi“ ortaya çıktı.

Çevrimde yükselen eğri’nin son halkası “hayvanlar alemi“ derece derece yükselerek Hakk’a ulaşan ve eksiksiz insani temsil eden “İnsan-i kamil” aşamasıyla son bulur.

İLKÇAĞ İNANÇLARINDAKİ İZLERİ
Batınilikte Yaratıcı önce aklı, sonra da onun yardımıyla nefs’i yarattı. Akıl tam, nefs noksandı. Evren, bu noksanlığın “tamlık“ isteğinden ötürü, hareket etmesinden oluştu. Akl-i kül’ün yetkinliğine imrenen ruh (nefs-i kül) onun yetkinliğine varmak için dönmeye başlayınca ilkin gökler oluştu, onların dönmesinden de cisimler (nesneler, hayvanlar, bitkiler) belirdi. Nefs-i kül tekillere bölündü ve bedenlere girdi. Varlıklar içinde yalnızca insan; akl-i kül’ü kendi kişiliğinde somutlaştırdı.

Anadolu Aleviliğinin evren görüsünde akl-i kül ( Adem-i mana: sabik); nefs-i kül (Havva-i mana: tali) adini alır. Yani akl-i kül erkek ilke (aktif ilke); nefs-i kül ise dişi ilke (pasif ilke)’dir. Evren bu iki ilkenin karşıtlığından doğmuştur. Adem-i mana- Havva-i mana özdeşliği ise tüm can anlamına gelir.

Karşıtların çağrışımı ilkesini ilkellerde sezmişti: İlkeller bu nedenle sevinç, basarı,, mutluluk vb. İyiliklerden söz etmezlerdi., çünkü söz etmenin karşıtını gerçekleştireceğine inanırlardı.

Evrensel oluşmanın karşıtların çelişmelerin doğduğu inancı;
a) Hint tasarımında; Brama-Siva karşılığının
b) Yunan tasarımında; Eros-Anteros karşılığının
c) Cin tasariminda; Yin-Yang karşılığının
d) Anadolu batini tasarımında; Akl-i Kül (akil) Nefs-i Kül (beden) ya da Aşk-Nefis karşıtlıklarının asılmasıyla gerçekleşiyordu.

NOT: Yukarıdaki izah TRT tarafından belgesel olarak yayınlanmıştır. Bir tane örnek CD Rosenheim AKM’nin arşivinde mevcuttur. İsteyenlere çoğaltılıp verilebilir.

SONUÇ;
Varoluş felsefesinde onu idealizm den materyalizme çeviren Vahdet-i Vücut / Vahdet-i Mevcut gibi tasavvuf aşamaları, Anadolu Alevi Bektaşi inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.

Vahdet-i vücut’taki Kamil insan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’ta kamil toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür. Bunun en iyi örneği; (Şeyh Bedrettin ayaklanmasındaki halkların birlikteliğidir.) Tarihde Mutasavvif’larin cogu bu asamalari bilincli olarak birbirine karistirip, Alevi bektasi felsefesini bulandirmayi bir neznede olsa basarmislardir.

Canlı- cansız doğayı tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Yaratıcı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka bir şey değildir.
İnancın kamil insanda tekleştirilmesi bu birliğinde Yaratıcı-evren- insan birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz. Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün savaşlar, kıyımlar, katliamlarda bundan dolayıdır. Alevi inancına göre, Yaratıcı insanın özündedir. Bu yüzden onun canına kıymak demek tüm insanlığın canına kıymak demektir.

Anadolu Alevi Bektaşiliği Evren’de elle tutulan gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Anadolu alevi inancı Yaratıcıyı kamil insanin gönlüne sokmuştur. Bu yüzden Alevilerin asıl camisi İnsanın gönlüdür. Yaratıcıyı toplumdan kopuk, hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.  O asla insandan uzakta (yukarılarda biryerlerde) değil insana şah damarından bile yakındır.

Virani
Alıntı:

Alimdir kadehim Alimdir şişe
Alim sahralarda morlu menekşe
Alim dolu yedi iklim dört köşe
Alim saki kevser dolumdur Ali


Virani’yem düştüm şimdi derdine
Vücudum garg oldu çile bendine
Gönül sormaz oldu kendi kendine
Söyler dehanımda dilimdir Ali


Ali’ye tanrısallık elbisesi kamil insan sıfatı ile giydiriliyor. ve doğada olan her şey kendisinde tekleştiriliyor, oda yetmiyor, Virani’nin kendiside, tanrı Ali ile bütünleşiyor gönlü, dili Ali olup hiç yönlendirilmeden, sormadan, sorgulanmadan kendi kendine söyleşiyor.
Söyler dehanımda dilimdir Ali!!!. Devr felsefesinde vücudunun garg olup çile bendinde dolanmasıdır. Virani bu şiirinde aynı zamanda da Enel-Hakk kavramını isliyor, Dört dörtlük tasavvuf yüklü ölümsüz bir eserdir.

Aleviliğin Hz. Ali’si, Hünkar Veli’si, Kızıl Deli’si önsüz ve sonsuzdur. Dün Ali olmuştur bugün Veli olur yarin bir başkası olur. Yaşayanlar gönülden gönüle hafızalara kazınıp evrimini dönüşümünü sürdürüp devam eder. Hiç bir semavi dini bu değerleri eritip yok edememiştir, edemeyecektir de. Çünkü akıl sürekli kendisini geliştirmektedir. Aklın gücünü engellemek zorbalar tarafından yıllarca yapılmaya çalışılmıştır. Buda bizlere gösteriyor ki hak galip gelinceye değin tarihte tekerrür etmeye devam edecektir.

No comments:

Post a Comment